Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
ALADAĞLAR EZNEVİT TIRMANIŞI VE ADAÇAYI KOKULU DAĞLAR

Uzun zamandır, dağcılık sporunun okulu olarak bilinen Aladağlar coğrafyasının üç bin üzeri zirvelerini ihmal ettik. Bu ihmal biraz bizim tembelliğimizden biraz da tırmanışları bireysel değil de takım halinde yapmak istememize bağlı olarak ekibin toplanarak bir araya gelememesinden kaynaklandı. İşte bu yüzden gönlüme düşen özlem duygularının da ağır basmasıyla apansız bir karar alarak Eznevit  (3.560m) ve Karasay (3.550m) zirvelerini hedeflediğim tırmanma takvimini bireysel olarak belirledim. Ansızın ilan edilen etkinlik tarihlerine reaksiyon vermek sıklıkla gecikir, ama bu kez hiç beklemediğim bir anda ve beklemediğim yerden geldi ilk cevap… Yine uzun zamandan beri birlikte etkinlik yapmadığımız (daha doğrusu onun hayata tutunma çabalarından ötürü yapamadığımız) Sevgili Mansur Ersus aradı “Ağabey beni de yanına alır mısın? “ diye… Hiç duraksamadan “Tabi ki… “ diye cevapladım isteğini ve kaşla göz arasında denilecek kadar kısa bir zaman için bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak İzmir otogarında buluşuverdik, bizi Niğde’ye taşıyacak otobüsümüzün hareket saatinde…


Nerdeyse 2005 yılından bu yana otobüs yolculuğu yaparak dağlara gitmeyi bırakmışken, eski yılların yürek cızlatan anıları ile boğuşarak toplamda on üç saatlik bir otobüs yolculuğuyla biraz da nostalji yapmış oldum hani… Uykulu gözlerle ara mola istasyonlarında otobüsten inmeyi ve gecenin ilerleyen saatlerinde Mola yerlerindeki canlılığı ve insan çeşitliliğini gözlemlemeyi, çaydan başka her şeye benzeyen kahverengi sıvıyı içiyormuş gibi yapmayı ve bir de tuvalet kuyruklarını ne çok özlemişim meğer… Şehir merkezindeki Niğde otogarının şehir dışına alındığını, yeni yapılan Adana Niğde oto yolunun o güzelim Niğde patateslerinin yetiştiği verimli toprakların ortasında bir mühendislik harikası planlama örneği (!) ile nasıl durduğunu da görmüş oldum bu sayede…


Köy minibüslerinin kalktığı eski Niğde otogarına bitişik, biz dağcıların tanıdık meşhur çorbacısına uğramadan dağa gitmek olur mu dedik ve yönümüzü eski otogardaki çorbacıya çevirdik… Sabahın erken saatlerinde giderseniz meşhur kelle- paça çorbasından nasiplenebilirsiniz yoksa bildik tanıdık diğer çorbalara kalırsınız bizden söylemesi… Biz de son kâselere yetiştik nerdeyse, zaten Mansur’um da “ben sevmem kelle paça, mercimek çorbası içeceğim” deyince sorun kalmadı hani… Çorba sefamız biraz fazla sürünce az kalsın sırt çantalarımızı teslim ederek bilgilendirdiğimiz köy minibüsünü de kaçırıyorduk… Allahtan Niğde’nin yeni alt yapı çalışmalarından sebep değişen trafik akışında aracın uzaklaşması fazla olmadı bizden. Araca adımımızı attığımız anda o bildik manzara ile karşılaştık yine eskilerden hafızamda yer eden… Yirmi yedi kişilik midibüste nerdeyse kırka yakın insan vardı bizimle birlikte… Bir saatlik araç yolu yan köylere giriş çıkışlar ve klasik Anadolu kokulu yurdum insan manzara ve muhabbetleri eşliğinde iki saat gibi bir zamanda tamamlansa da pek sıkıcı gelmedi bana; Mansur’u bilmem…


Aladağların o tanıdık siluetlerini seyre dalarak nerdeyse on beş yıllık yol arkadaşım Traktörle bize lojistik hizmet vermeyi kendine iş edinen sevgili Mehmet Şenol kardeşimin evinin önünde kendimizi bulmamız bir oldu. Kısa bir bilgilendirme brifingi aldık kendisinden ve sordu “ Hedef nere Ağabey ?” diye… Gönlümde B.Demirkazık yatsa da rotanın çok kalabalık olduğunu öğrenince vazgeçtik;  iyi ki de geçmişiz sonradan duyduklarımıza göre B.Demirkazık zirvesini hedefleyenlerin kalabalık trafik dolayısıyla bir hayli zorlandıklarını ve pek de mutlu dönmediklerini öğrendik…


Güneşli pırıl, pırıl bir havada ama şiddetli bir rüzgâr eşliğinde ana kamp alanı olarak belirlediğimiz 2.550 m deki Eznevit yaylasının eteklerine kadar traktör ile eşyalarımızı taşıyarak, 2.100 m lerde sırtlandığımız çantalarımızla kamp alanına yaklaşık iki saatlik bir yürüyüş ile ulaştık; Saat 13.45


Kamp alanımızı sürüleri ile birlikte yaylak edinen Çoban Ali’nin varlığı ve ertesi gün koyun kırkımı için gelecek olan işçilerin haberini de alınca kısmetimize sevindik; çünkü uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım bir foto proje için eksik kalan fotoğraflarımı da alabilecektim böylece;  Hani derler ya “şans ayağıma geldi …“  diye,öyle bir şey işte.


Geçtiğimiz yıl, fırtınalı bir havada aşağıdan baktığında kolay gibi görünen Eznevit zirvesi ve tırmanış rotasını gözlemlemiş, tahmini bir tırmanış çizgisini de zihnime yazarak belirlemiştim. Ertesi gün yapacağımız tırmanışın selameti için hazır havayı da güzel yakalamışken yüksekçe bir tepeye çıkarak uzunca bir süre daha seyrettim dağı… Tahmini tırmanış rotam da böylece belirlenmiş oldu. Uzatmayalım efendim, kampın kurulması,yorgun bedenleri dinlendirmek adına çadırlara girip kısa bir uyku keyfi, sıfır  rakımdan aynı  günde 2.550m ye varmanın organizmamızda yarattığı tepkimeleri yumuşatma çabası ile geçen günü tamamlamak çok da  zor olmadı.Gün içinde bütün şiddetiyle esen rüzgarın hissedilen sıcaklık değerlerini düşürmesi  sonucunda çantamızda yedeklediğimiz montları  giydik,Aladağlara  adını veren  akşam kızıllığı manzarasını izlemek ve fotoğraflamak için kendimize uygun bir yer bulduk ve güneşin batışını seyre daldık.Günün son ışıkları Kaldı, Alaca ve Eznevit zirvelerine sarıdan başlayarak kızıla doğru değişen bir tonla düştükçe fotoğraf makinelerimizin deklanşörleri  sürekli çalıştı.Çok keyif  aldık çoook!... hele bir de arzulanan fotoğrafları alırsa insan o keyif katlanıyor.


Sabah erkenden, daha gün ışımadan başlayacak olan zirve yolculuğumuzun hazırlıklarını akşamdan yaptık; sıcak su termosları, yedek giysiler, termal battaniye ve gün içinde kaybedeceğimiz sıvıyı karşılamak üzere yeteri kadar su, çorba ve diğer yiyeceklerimiz zirve çantalarımıza özenle yerleştirildi. Gün batımıyla beraber iyiden iyiye soğumaya başlayan havanın yorgun bedenlerimizi fazla etkilememesi için erkenden girdik uyku tulumlarının içine. Akşam serinliğinde koyunlarını Aladağların kekik ve adaçayı kokulu yamaçlarına salan Çoban Ali’nin yanık sesiyle dillendirdiği hüzünlü türkü ninni gibi geldi; uyumuşum… Mevsime göre hava sıcak olur diye tahmin etsem de yanılmışım; gecenin ilerleyen saatlerinde çadır içinde hava sıcaklığı 5 ‘C lere düşünce yazlık uyku tulumu içinde dönüp durdum sabaha kadar ısınmak için…


Sabah saat 05.00 uyandım, gecikmiş olarak; daha doğrusu ben Mansur’a, Mansur da bana güvenince istem dışı yaşadık bu gecikmeyi. Ancak akşamdan bir çok şeyi hazırladığımız için yine de kahvaltı da dahil rotaya girmemiz otuz dakikayı buldu… Güneşin ilk ışıkları karşı yamaçlara 3.000 lik dağların doruklarına düşmeye başlamıştı; genelde her tırmanışımızda güneşi rotanın ortasına doğru karşılardık yüksek ültraviyoleden etkilenmemek için, iyi korunmamız gerekti… Dağın Batısından tırmanışa geçtiğimiz için uzunca bir süre güneşin etkisinden uzak kaldık. Gün ışığıyla ilk temasımız saat 08.30 da oldu… Başlangıçta 0rtalama %15 -20 aralığında seyreden tırmanış eğimi yükseldikçe artmaya devam etti, rotanın sert kaya ve üzeri çarşak diye tabir ettiğimiz ince kumullar ve çakıl taşlarından ibaret oluşu tırmanma hızımızı bir hayli etkiledi. Hele de zirvenin 200 m kadar altında tırmanış eğim oranın % 60 ın üzerine çıkması, güneş ısısı, parlak ışık ve yüksek ültraviyole etkisiyle hem yavaşladık hem de zorlandık. Tırmanış eğimini az da olsa düşürmek çin dikine tırmanıştan vazgeçerek mecburen doğu istikametindeki kılcık hattını hedefledim. Kılçık hattına vardığımda çok isabetli bir dönüş kararı aldığımızı fark ederek megolamanlık derecesinde kendimle gururlandım… 3.500 m rakımda ince bir kılcık hattında muhteşem bir manzara ile karşılaştık… Hem soluklanmak hem de geriden tırmanışını sürdüren Mansur’u beklemek adına kısa bir mola dedim, ama fotoğraf çekerek tabi…


Saat 10.45 de Eznevit’in 3.560 m lik zirvesine ulaştık,hava açık ve güneşli,pırıl  pırıl yani..Sıcaklık 18-19 ‘C lerde. Karayalak vadisine bakan Eznevit Kuzey duvarı, yükseklik korkusu olanların asla bakamayacağı kadar 400m si dik bir duvar, 300m kadar da yüksek eğimli çarşak yüzey olmak üzere tam tamına 700m lik bir yükselti dersem sanırım az da olsa fikir vermiş olurum. Kuzeye doğru uzanan manzaramıza önce 3.723 m lik zirvesiyle Embler,onun gerisinde ise Aladağların en yüksek risk içeren tırmanış rotalarını barındıran ve bölgedeki ölümlü kazaların nerdeyse tamamının gerçekleştiği 3.756 m lik doruğuyla B.Demirkazık girdi….Emblerin doğusunda yine muhteşem manzarasıyla son ölçümlerle artık Aladağların en yüksek zirvesi olduğu tescillenen 3.767 m lik Kızılkaya’nın seyrine doymak mümkün olmadı…Tam iki saate yakın zirvede kalarak bol bol fotoğraf aldık,çaylarımızı ve çorbalarımızı aralıklı zamanlarda içerek tırmanış anında kaybolan sıvı ihtiyacımızı takviye ettik.Zirvelerde uzun süre kalmayın diyen kendi çıkışlarımızı hatırlayarak Karasay çarşak hattından inişe geçtik… İlk kez tırmanıp indiğimiz rotaları her yönüyle zihnimize kazıyarak uzun molada iyice sertleşen adalelerimizin herhangi bir sakatlanmaya sebep olmaması için dikkatli ve ağır bir şekilde Emli vadisinin tabanına doğru inmeye başladık. Ana kampımızın rakım seviyesine yaklaştığımızda yine aykırı bir kararla dağı yan keserek farklı bir rotaya girdik… İyi ki de girmişiz, yoksa 2.000 m lik vadi tabanına kadar inip tekrar 2.550 m deki kampa çıkış yapmak zorunda kalacaktık ki bana pek mantıklı gelmedi… Ekip kalabalık olsa böyle bir karar alıp uygulamak daha zor olurdu ki, kendi başımıza olmamızın sonucunda bu geçiş faydalı ve sonraki zamanlar için iyi bir keşif oldu…


Saat 15.50 de kampa ana kampa geldik… Yazıyı kaleme alırken bile yorulduğumu hissettim, anlayın artık hem çıkış hem iniş nasıl yormuş olabilir bizi… Yaşlandık mı ne?


Tırmanış yorgunluğunu atmak için çadırlara çekilip uzunca bir uyku sefası yapıp akşam gün batımına yakın karnımızın da acıkmasıyla birlikte uyandık. Ocaklar yakıldı sular ısıtıldı, bu akşamki mönüde domatesli, biberli bol baharatlı erişte makarna var… Tabi yine klasik usulde artan makarna suyunda domates çorbası… Karnımız doydu ama hava hala soğuk o yüzden yeniden girdik çadırlara… Dışarıda nefis bir dolunay manzarası var ama seyredecek durumda değiliz… Bölük pörçük bir uykuya vardık yeni baştan… Sabahın ilk ışıklarında koyun çıngıraklarının sesi bir de kırkım için gelen işçilerin hoyrat haykırışları arasında uyandık yeni güne... Günaydın yeni gün… Bugün kampı  toplayıp sırt çantalarımızla birlikte Çukurbağ’a kadar yürümek istiyoruz.. Kahvaltı keyfini uzattık, çoban Ali ve kırkım işçileri ile vedalaşarak adaçayı kokulu patikadan yürümeye başladık. Geldiğimiz günden beri hızını hiç eksiltmeyen rüzgar şimdi tam karşımızdan suratımıza doğru esiyor, rotamız eğim aşağı olsa da yürümek zor… Yol arkadaşım Mehmet Şenol’un kiraz bahçesine kadar ada çayı toplayarak mola vermeden tam üç saat yürüdük nefis bir doğa yürüyüşü oldu  diyebilirim… Yol kenarında bozkırın bitiminde adeta bir vaha gibi yer alan  bahçede,Yayla kirazlarının davetkâr duruşlarına fazla dayanamayarak mola dedik… Dallar kiraz, yemek lazım biraz biraz… Öyle miydi o türkü?


Sevgili Mehmet’in bağ evinde belden yukarı duş alarak arındık az da olsa… İçilen adaçayları ile vücut ısımızı dengeledik dinlendik… Artık yönümüzü döndük şehre… Gitme zamanı, Niğde’de yenen bol buçuklu kebap macerası ve üzerine içilen kokulu Niğde Gazozu ayrı bir hikâye ve sohbetin konusu; Vakit bulursak.


Başka bir yol hikâyesinde buluşmak üzere efendim. Keşif yolunuz aydınlık olsun…

 

Zeynel AYDIN

 

DİĞER YOL HİKAYELERİ