Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
BİNBİR ÇİÇEKLİ DAĞ "KAÇKARLAR"

Osman amcanın oda yokluğundan bana tahsis ettiği balkon-odamda, bir yandan Barhal deresinin sesi, diğer yandan ertesi günün heyecanı ile uyuyamadan sabahı ettim. Filiz’in “kahvaltıya gidiyorum”  seslenişi ile yatağımdan, uykuya hasret ve dinlenmemiş bir beden ile ayrılmak durumunda kaldım. Kahvaltı masasına geldiğimde manzara müthişti… Dut pekmezinden taze tereyağı, bal ve yine tereyağında yapılmış yöreye has un helvasına varana kadar her şey vardı. Ekip sırayla kahvaltı masasında buluştuk…Dünden  başlayan ve gece de devam eden minik bir tartışma dahi kahvaltı keyfimizi engelleyemedi…

Benimle birlikte dağa gelenlere her zaman ilk söylediğim söz; “her ne iş ile meşgulseniz yaptığınız işi düşünün ve gerektiği şekilde yapın” dır… Yani yaptığınız işe konsantre olun başka bir şey düşünmeyin… Çok insanın isteyip de gelemediği farklı bir mekan ve muhteşem görsel bir ortamın içindeyseniz bunun kıymetini iyi bilmeniz ve değerlendirmeniz gerekir… Yok eğer sizi ilgilendiren içinde bulunduğunuz mekan ve beraber olduğunuz insanlar değil de,  amacınız, bir sonraki kendi faaliyetiniz için Keşif yapmak ise  işte o zaman baştan kaybettiniz demektir. Ekip içinde hemen sırıtmaya başlarsınız. Aramıza sonradan katılan bazı arkadaşlarımızın bu duruma düşmüş olmalarından ve de üstelik bunu açıkça dile getirmek yerine üstü kapalı yapmalarından oldukça üzüntü de duyduk… Çünkü bu durum program dahilinde yol alan esas ekibin ahengini de uyumunu da bozmaya başlamıştı… Neyse ki bu durumun devam etmesine meydan vermeden sorunu hemen çözdük ve daha yolun başında yol arkadaşlığımızı da sonlandırdık…

Olgunlardan Dilber düzüne giden vadi her zamankinden farklı… Rota üzerinde yoğun bir trafik var.Mevsim koşullarının uygun olmasından dolayı dağa giriş  oldukça fazla.Dilber düzü kamp alanında  nerdeyse çadır kuracak  boş yer kalmamış gibi…Seyahat acentelerinin ana kamp çadırları bir hayli yer tutmuş.Kamp malzemelerimizi buraya kadar katırlara vererek taşıttırdık.
Kaçkar Trans adı altında yapılan klasik rotanın güzergahını biz zaten kullanmıyor ve kendimize ait, ama herkesin kullanamadığı bir güzergahı kullanıyorduk… Bundan sonra aynı  güzergahı, daha keyifli ve her yaş  grubundan sağlık durumu müsait her insanın kullanabileceği yeni bir şekle büründürüyoruz…
Mevsim Ağustos olmasına rağmen vadi boyunca her iki yamaç da hala  yeşilliğini koruyor… Çiçekler belki de son tomurcuğa yatmışlar ama su kenarlarında  hala canlı ve diri görünüyorlar…Hastaf yaylasının 15 günlük konukları çoktan yerleşmişler taş evlerine… Bu yıl  yaylada nüfus  kalabalığı hayli fazla.Olgunlara bir saatlik yürüme mesafesindeki bu yaylanın  daha önceki terk edilmiş görüntüsünden sıyrılmış olması ve ağır kış aylarının yalnızlığını üzerinden atıp şenlenmesi  en çok da beni mutlu etti… Yaylanın içindeki çeşme hala akıyor,gelen geçene can yoldaşı…Biz de avuç, avuç suyunu yudumlamadan ayrılmıyoruz buradan.

Ekibin neşesi de oldukça iyi…şansımızdan hava da açık ve güneşli…Zirvenin etrafında dolaşan bulut kümeleri dahi neşemizi kaçırmıyor…12 kişilik ekip, küçük  gruplar halinde ve koyu sohbetlere dalmış olarak  yavaş, yavaş da olsa yol alıyor.Nefesler açılmaya başladı.Ekibin performansı ileriki günler için bende umut ışıkları yakıyor…Rahatlıyorum…

Vadiye akan bazı yan dereceklerin kurumuş olması canımı sıksa da uygun bulduğumuz her dere kıyısında küçük molalar vererek planladığımız saatten çok önce varıyoruz Dilberdüzü’ne… Çantalarımız bizden çok daha önce ulaştı… Kısa bir atıştırma molası vermekten yanayım…Hava koşulları ne kadar iyi görünse de burası Kaçkar…Belli mi olur… Sırt çantalarımızı yüklenmişken ve yük altındayken yağmur ya da doluya yakalanmak hiç işime  gelmez.Bu yüzden  Dilberdüzünde çok fazla oyalanamıyoruz… Zaten eski görüntüsünden de çok uzak olduğu için doğrusunu isterseniz  o çirkinliğe daha fazla tahammül  gereği de yok diye düşünüyorum…

Düzlük ve çayırlık olan alanın her yanı çadır dolmuş…Papatyalar ile süslü  küçük dereciklerin  kenarlarında çikolata ve şekerleme kağıtları,kıyıda köşede nerdeyse her kayanın dibindeki tuvalet kağıdı artıklarını görmek tahammül katsayımın düşmesine, sinir katsayımın da yükselmesine sebep oluyor…Demek ki boşuna değilmiş dün akşam, Osman amcanın “Dilberdüzü çöplük oldu oğul,artık derelerin suyunu içmiyoruz” demesi… İyi de ne olacak bunun sonu… Elimizdeki en güzel dağımız,  doğal güzelliği ile konuk olanı çıldırtan KAÇKARLAR’ ımız,bundan sonra kirletilmişliği ile mi bizi çıldırtacak yani…Bu hızlı kirlenmeye ve deformasyona kim “Dur ..!’ diyecek merak ediyorum…Ama artık meraktan öte bir şeyler yapmak gereğine inanıyor ve zamanın da hızla elimizden kaydığını görebiliyorum…

PATİKATREK  grubu olarak öncelikle 4 adet tabela yaptırmaya  karar veriyoruz, Olgunlar ve yukarı Kavron yaylalarının dağa giriş rotalarının başlangıçlarına görünebilecek şekilde asmak için ve “DAĞLARIMIZ ve YAYLAMIZ ÇÖPLÜK DEĞİLDİR. KENDİ ÇÖPÜNÜZÜ ŞEHİRE KADAR LÜTFEN GERİ TAŞIYINIZ ”  diye uyarı mesajları içeren bu tabelaları yayladaki dostlarımıza göndermeye söz verdik…Duyurmak ve uyarmak dışında şimdilik elimizden  fazla bir şey gelmiyor…Yöreyi esas koruyacak olanların yine yörenin kendi insanı olduğunu çok iyi biliyoruz…

Alışık olmadıkları  bir kaynaktan üç beş kuruş para kazanma derdine düşen yoksul insanların bu kaynağın nasıl kuruyacağı konusunda da acilen bilinçlendirilmesi gerektiğine inanıyor ve düşünüyoruz.Yöre halkında bu koruma  bilincinin oluşturulması için, neler yapılması gerektiğini ihmal etmeden,ertelemeden oturup irdelemek lazım.”Olgunlar yaylasını  koruma ve güzelleştirme derneği” adı altında bir derneğin varlığından haberdar olduk…Merkezi Erzurum’daymış. Umarım tabela derneği değildir…Çünkü dönüşümden bu yana  aradığım telefon numaralarına cevap verecek bir ses henüz çıkmadı…Bu sese ulaşırsam veya bu satırları okuyup da  sesime ses veren bir yetkili ya da görevli veya gönüllü her kim olursa gerek şahsım olarak  gerekse Grup olarak  elimizden her ne gelirse yapmaya kararlı olduğumu buradan  haykırmak istiyor ve söz veriyorum…

Elimizdeki değerlerin yok olmasına daha fazla seyirci kalan bir toplum olma kimliğimizden sıyrılmadığımız sürece, o güzellikleri sahiplenme ve koruma  bilincinin yerleşmeyeceğine inanıyorum.Bu gibi bölgelerimize  insan akışının fazla olmasının en büyük nedeni,o bölgenin  doğal dokusunun bozulmamış, yıpranmamış ve kirlenmemiş olmasıdır… O bölgeleri kirletenler de,asırlardır kendi bölgelerinde bozulmamış doğal yaşam tarzlarını sürdüren o yöre insanı değildir unutmayın…

Toplumsal bir bilinç ile korunması lazım gelen bu gibi benzer yörelerimizdeki  doğal ve  kültürel kirlenmenin en birinci unsuru ve kaynağı bölgeye dışarıdan giden bizleriz…Asırlardır kendi kaderine razı ve kendi sessizliğinde  yaşayan bu yöreleri keşfederek  bu kirlenmeyi hızlandıran, biraz da  çanak tutan bizler yani…Kendimizi olayın dışına itmeden  hareket edersek  çözüme daha kestirme yoldan  ulaşırız diye düşünmekteyiz…Yeni suçluların ortaya çıkmaması ve çoğalmaması için, esas suçlunun şimdi ayağa kalkıp hesap vermesi zamanıdır.

Acil önlem alınmazsa gidecek bir dağımız  olmayacak… Avuç, avuç, kana,kana içebileceğimiz temiz su kaynaklarımız da… 

Oldum olası yöre ve mekan isimlerini merak ederim…Nerden kaynaklanır,kim  koyar, mazisi nereye kadar uzanır gider…? “Dilberdüzü” adı da  hep ilgimi çekmiştir…Yaptığım onca araştırmadan da bir sonuç alamadım…Ancak mantık yürüterek  vardığım sonuç “kızlar düzü” anlamına  geldiği…

Yörede yaylacılık ve hayvancılığın birinci uğraş olduğu  dönemlerde, yayla yaşamı içindeki ağır işleri  erkekler yaparken, hayvan otlatma gibi basit  işleri ise çocuklar ve  kadınlar üstlenirmiş…Kendi çocukluğumdan da esinlenerek diyebilirim ki,hayvan otlatmaya giden çocukların,  hayvanların merada olduğu  saatlerde kendi aralarında oynadıkları oyunlar izlenmeye değer ve nerdeyse festival havasında olur.İşte bu oyunlara en çok sahne olan mekanlardan birisiymiş Dilberdüzü…Genci yaşlısı araziye çıkan yayla halkının bir nevi  festival alanı…Ayrıca,Sırakonaklar köyü  ile Olgunlar yaylası arasında her iki taraftan yapılan  dağ geçişleri öncesinde ve sonrasında konaklama,nefes alma, soluklanma, mola yeri olarak  kullanılmış yıllarca…Son yıllarda ise KAÇKAR dağlarına olan ilginin artması sonucunda dağa giriş yapacak zirve  yolculuğuna çıkan  dağcıların  birinci kamp alanı olmuş… 2.750 m  civarındaki bu geniş çayırlık düzlük, Şeytan kayalıklarının hemen dibinde yer alır.Değişik  kanallardan gelen minik dereler ile beslenen çayırlar aynı  zamanda iyi de bir otlak olma özelliğindedir.

Dilberdüzünde, katırlardan aldığımız  sırt çantalarımızı omuzlayıp, Şeytan kayalıklarının hemen doğusundaki dik vadi içinden  yükselmeye başladık.Faaliyetin en zorlu etabı Dilberdüzü ile Deniz gölü arasındaki bu alandır. 3.400 m civarındaki Deniz gölüne varmak için üstelik de kamp yükü ile tırmanıyorsanız iyi bir kondisyona  sahip olmanız gerekir.Parkur  yüksüz olarak  çok riskli değil ve teknik  tırmanış içermeyen bir rota.. Ancak Yüksek dağ faaliyetlerinde gün içindeki maksimum tırmanma yükselme seviyesinin en fazla 1.000 m olduğunu, dağcılık tekniğinde ise sağlıklı ve sorunsuz tırmanışların saatte maksimum 100-150 metre irtifa kazanarak  mümkün olduğunu düşünürseniz ,Deniz Gölüne varmak için  size ortalama 4 saatlik bir zaman gerektiğini hesaplayabilirsiniz…Eğer kamp yükü ile  tırmanıyorsanız bu süre daha da uzayabilir…

Onca yıldır bu  parkuru yürürüm ama  her  nedense, onca uyarı ve ikazlarıma rağmen  her  zaman bu hesaplanan zaman  diliminden çok önce  Deniz Gölüne varırız. Rehber ve kılavuz ben olmama rağmen her nedense Deniz Gölüne en geç ulaşan da hep ben olurum… Tabi ekip içinde söz  dinleyip, benden ayrılmayan birkaç kişi ile birlikte… Bu kadar kısa zaman içinde irtifa kat etmenin sonucunda yüksekliğe kısa sürede uyum sağlayamayan  insan organizması doğal olarak tepki vermeye başlar…Adına yüksek dağ hastalığı dediğimiz teknik olarak ise            A-klimatizasyon   eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan bu rahatsızlığın en belirgin özelliği baş ağrısı,mide bulantısı şeklinde  kendini gösterir…İştahsızlık ve kusma ihtiyacı insanı deli eder…Kısa zamanda aşırı efor ve enerji kaybı ve kaybedilen enerjiyi vücudun yerine  koyamaması, sorunu daha da derinleştirir… Çoğu insan bu durumu  “beni oksijen çarptı” diye asılsız ve ilgisiz bir şekilde adlandırır ve ağrı kesiciler ile durumdan kurtulmaya çalışır… Hastalığın biraz ileri derecede seyretmesi durumunda ağrı kesiciler de yetmez…En kestirme ve kesin tedavi derhal irtifa kaybetmek yani bulunduğunuz  noktadan en az 400-600 m arasında alçalmak olacaktır.

Ben,Filiz ve Dilek, Deniz Gölüne  ileri ekipten yaklaşık  45 dakika sonra vardık…Öncü grup,Sönmez tepe ve Ergör tepenin kar suları ile beslenen  Deniz Gölünün doyumsuz  güzelliği karşısında büyülenmiş ve ellerinde  fotoğraf makineleri ile görüntü avına çıkmışlardı…Bazıları ise hiç de tavsiye etmediğim ve  kesinlikle uygun bulmadığım  halde Göle girerek veya ayaklarını  sokarak serinlemeye çalışıyordu.Çünkü bu istemediğimiz bazı rahatsızlıkları tetikleyebilecek bir durum…Toparlandık ve Gölün Güney yüzündeki geçidi kullanarak  Soğanlı göl kıyısında 3.300 m de birinci ana kampımızı kurduk…Faaliyetin zirveden sonraki en zor kısmını  geride bırakmanın huzuru kapladı içimizi…Uygun bulduğumuz  yerlere hemen çadırlarımızı kurduk…Kısa bir dinlenme sonrasında Gece rahat bir uyku ve A-klimatizasyon için Soğanlı dağa (3.527 m) .tırmanmamız ve en az 45 dakika gibi zirvede kalarak  vücudumuzun yüksekliğe uyum sağlamasına yardımcı olmamız gerekiyordu…Ancak sağ topuğuma ayakkabım vurmuş ve  yara açmıştı…Fazla riske etmemek ve ertesi günü yapacak olduğumuz KAÇKAR zirve 3.932 m tırmanışımızı tehlikeye sokmamak için  bu tırmanıştan şahsım olarak vazgeçtim…Bir arkadaşımızda da Yüksek Dağ hastalığının belirtileri başlamıştı bile…Bu tırmanışı ona zorunlu kılarak beraberinde birkaç kişi ile birlikte ekibin bir kısmı zirveye doğru  yol almaya başladılar…Telsiz ile  haberleşerek  onları kamptan yönlendirmeye çalıştım…Çok zorlu ve zorunlu olmamakla beraber A-klimatize için yapılması gereken bir tırmanıştı…Zirveye ulaştıklarında  hava acık ve güzeldi…Oradan izlenebilen çok keyifli bir manzaraya karşı yaklaşık 40 dakika gibi kalarak gün batımına yakın  kampa döndüler….

Kamp alanımız, geçiş güzergahı üzerinde olduğu için ikişerli üçerli gruplar halinde gelip geçenlere de rastlıyorduk. Bunlardan birisi de Sönmez tepenin eteğindeki  yaklaşık 3.450 m.deki geçidi kullanarak kampımıza gelen ve iki kadın iki erkekten oluşan bir gruptu.Akşamın serinliğinde saat 18.00 gibi kampımıza ulaştılar.Kısa bir  tanışma  sonrasında Ankara’dan olduklarını  ve sabah saat 09.00 da Y.Kavron yaylasından  hareket ettiklerini ve Olgunlara gideceklerini öğrendik.Sohbetin ilerleyen kısmında arkadan hala gelmekte olan  bir grup arkadaşlarının bulunduğunu ve kamp  malzemelerinin katırlar ile geriden  kendilerini takip ettiğini söylediler… Şaşırmıştım… Birincisi Y.Kavron yaylasından  buraya  kadar doğru  rota üzerinden  gelmemişlerdi.Gereksiz yere dört adet 3.400’ luk  sırt tırmanıp aşmak durumunda kalmışlardı…İkincisi 1.700’ lü metrelerden başlayarak  9 saat  gibi bir sürede 3.400  m.lik bir irtifalara ulaşarak günlük limitleri bir hayli zorlamışlardı…Ve esas Kılavuzları yanlarında değildi… Geride bıraktıklarını söyledikleri ve akıbetleri hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadıkları bir ya da birden  fazla ekipten  kopmuş arkadaşları vardı…Ve de en önemlisi hiçbirinin kamp malzemesi yanlarında yoktu.Sözde katırlar ile “arkamızdan geliyor  “ deseler de bana çok inandırıcı gelmedi… Çünkü onca yıllık tecrübem bana dedi ki …. Bu hat üzerinden hiç bir katırcı kaç para verirseniz veriniz eşyalarınızı Y.Kavron yaylasından buraya kadar,hele de saat 14.00 den sonra yola çıkarak getirmez…Bir de, üstüne üstlük hava kararıyorsa, ekmek teknesi katırının ayağını bir kayanın arasına  sıkıştırıp kırılma riskinin en fazla olduğu akşam karanlığında hiç gelmez…

Bu ihtimalleri ekip içindekiler ile konuşurken onları aydınlatmaya çalışıyordum…Bir  yandan da sıcak su kahve ve çay gibi ihtiyaçlarını ikramlarda bulunarak  karşılamaya çalışan arkadaşlarımı gözlemliyordum…Bu karşılıksız yardımlaşma dağlarda en çok  görmek istediğim ve benim ekibimden birileri tarafından  üstelik de hiçbir şey söylenmeden  yerine  getirilmesi  gurur kaynağım oldu…Teşekkürler CANAN…Ekip tamamen  birbirinden kopuk ve lidersiz kaldıkları için ne yapmak ve nereye gitmek istediklerini  gerçek anlamda öğrenemedim.Olgunlar’a gidebileceklerini söylediklerinde  “artık çok geç olduğunu ve bunun mümkün olamayacağını olsa da çok fazla  risk alacaklarını “ anlatmaya çalıştım… Malzemelerine bir an önce kavuşmayı umut ediyorlar ve bekliyorlardı…Kendilerine,”eğer katırcının kesin olarak  yola  çıktığından eminseniz, ona ulaşmanın en kolay yolu vadi içinden Davalı yaylasına  doğru alçalmak olacaktır…Çünkü  gece yol almayı düşünmeyen bir katırcının geceyi geçireceği en uygun yerin DAVALI yaylası olduğunu; yok, eğer katırcı biraz deli ve bunları düşünemeyecek durumda ise,  kendisine en azından yolda rastlayabileceklerinin çünkü bu  hatda katır gelişi için en uygun yolun Vadiye Davalı tarafından  giriş olduğunu…” dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım…Yiyecek içecek durumlarını sorduğumda da “başımızın çaresine bakarız ağabey” türünden bir cevap aldım…

Kampımızda iki kişilik  fazla bir çadırımız vardı ve onu kullanabileceklerini konforlu bir geceleri olmasa da barınabileceklerini söylediğimde “arkadan gelen arkadaşlarımızda çadır var ağabey “ cevabını almak biraz da olsa içimi ferahlattı…Hava serinliyordu ve üşümeye başlamıştım…Bütün ekip bir arada çay kahve içip sohbet ederken ben de çadırıma döndüm.Yorgundum, uyumuşum… Gece önce Ali  geldi “Ağabey bu adamların diğer arkadaşları geldi ve kamp kuruyorlar, ama çok gürültü yapıyorlar ve bizi uyutmuyorlar..” diyerek… Bu durumun olağan olduğunu  sabretmesi gerektiğini veya  nazikçe uyarmasını istediğim de “Ağabey bunları senin söylemen daha uygun olur “dedi…”Tamam” desem de yine yorgunluktan olsa gerek dalmışım…Gecenin ilerleyen saatinde yine aynı şikayet ile  karşılaşınca en azından bir durum kontrolü yapmak için giyinip çadırdan ayrıldım ve hala  dışarıda dolanmakta ve yerleşmek için bir şeylerle uğraşmakta olan konuk ekip içinden bir arkadaşa “biraz daha sessiz olabilirmisiniz “ ricasında bulundum…Nazikçe tamam diyerek özür dilediler…Sorun  var mı  diye sorduğumda ise “Hayır” cevabı aldım…

Gece saat 03.00 de Yüksek Dağ Hastalığı belirtileri gösteren  arkadaşımızın  durumunu kontrol etmek için  çadırımdan bir kez daha ayrıldım.Durumunda bir değişiklik yoktu…Uyuyamadığını  bulantı  hissini bir türlü atlatamadığını öğrendim… O anda kararımı verdim… Sabah saat 04.00 de  zirve için yola çıkacaktık… Arkadaşımızın  zirve tırmanışına katılması mümkün değildi…Kampta da tek başına  kalamazdı…Yapacak tek bir şey  kalıyordu onun sağlığını ve faaliyetin gelecek günlerini de düşünerek “zirve tırmanışını iptal etmek…” ve öyle yaptım… Bütün ekip üyelerinin çadırlarına giderek “zirve faaliyetini iptal ettiğimi ve sabah saat 07.00 ye kadar uyuyabileceklerini saat 09.00 da kampı toplayarak, daha alçak irtifadaki ikinci kamp alanımıza gideceğimizi “ söyledim… Tartışma hakları olmasa da bunu yapabilirlerdi ama kararımı istekli olarak onayladıklarını görmek beni mutlu etti…

 

Fotoğraflart için Tıklayınız
 

DİĞER YOL HİKAYELERİ