Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
KARADENİZ'DE YAYLA GÖÇÜ FOTOĞRAF KAMPI - 3

Sabah güneşini yanımıza alarak erkenden başladığımız Koçdüzü - Didingola yaylası arasındaki geleneksel göç fotoğraflama yürüyüşümüz güzel bir havada başladı…Fotoğraf makinelerimiz boynumuzda,tüm grubun eksiksiz katılımıyla başladığımız göçerlere refakat yolculuğumuzda ilk hedef noktamız, ortalama  % 5 eğimli iki saatlik bir yürüme mesafesindeki Didingola yaylası (Topluca büyük yayla), Kaçkar dağlarının doğuya uzanan kolları içindeki en yüksek doruk olan Bulut Dağlarının hemen altında yer alıyor; 2.500m lerde… Yeşil orman dokusunun sona erdiği Komatti yaylasından başlayıp Bulut dağlarına uzanarak 3.000 m. yükseklikteki Ambar gölünde sonlanan Seki deresinin güneşe bakan yamaçlarında yol almaktayız bugün. Büyük bir uğultuyla ve sanki Fırtına deresine kavuşmak ister gibi telaşlı ve coşkuyla akmakta olan Seki deresinin üzeri hala karlarla kaplı olan bölümleri var… Didingola yaylasına gerçekleşen ve tanıklığını yaptığımız bu  göç, gördüğüm kadarıyla yöredeki en büyük ve geleneksel usullerle yapılan en kapsamlı olanı. Üç koldan gerçekleşen göçün bir kısmı daha doğudaki Golezana vadisindeki alt yayladan, bir kısmı Komatti, diğeri de en kolay ulaşım imkânı olan ve bizim de üzerinde yürüdüğümüz Koçdüzü yaylasından yapılanları…   

 

Koçdüzü yaylasına kadar motorlu araçlarla eşyalarını taşıyan yaylacılar, 2.300m den itibaren, yaylada lazım olacak yaşamsal ihtiyaçlarını çuvallara doldurup paketleyerek normal insan yürüyüşü ile iki saatlik bir patika yolu yürüyerek aşıyorlar… Yayla yolunda yürüyen her yaş grubundan insanın kişisel sorumlulukları var ki, gördüğüm kadarıyla en ağırını da kadınlar üstlenmiş durumda; hem de yaşlı, genç, çocuk ayırımı olmadan… Üç yaşına kadar her çocuk kucakta taşınıyor, sonrası ise yolu yürümeyi oyun haline getirmiş neşe içinde yol almaktalar, kimi inekleri patika dışına çıkmasın diye kontrol eder, kimi de ağır yük altında, kan ter içinde yük taşıyan anneye yoldaş olmuş… Bizim ekip ise kendi doğal temposunda ve kendisine yarenlik edecek bir yaylacı bulmuş fotoğraf çekerek yürüyor görülmeyen yerleri ilk kez görmenin verdiği pür neşe içinde…     

 

   

Önlerdeyim, sabah erkenden yola çıkan ilk grup ile birlikte; zaman zaman geriye dönüp hem bizimkileri kontrol ediyorum hem de arkamdan gelen yaylacıların içinde fotoğrafik gördüklerimi pusuya yatar gibi bekliyorum… Ancak aniden karşısına çıkıp da kocaman objektifi suratına doğrulttuğum yaşlı bir teyzemin elini şalvarına atıp da silahına sarıldığını görünce korkup vazgeçtim fotoğraf pususu kurmaktan…    

 

Yeşilin her türünü barındıran derenin yan yamaçlarından bin bir çiçek ve habitat arasından süzülerek akan küçük, küçük onlarca pınardan susuzluğumu gidererek yol alıyorum. Vadinin karşı yamaçlarında keçi ve inek sürülerinin arkasından gelen yaylacılar görünüyor uzaktan uzağa, bazen ayaklarımın altında uzanıp akan vadi içinde yol alanların yaylayı görür görmez attıkları klasik yöresel naraları işitiliyor; bazen de ardı ardına vadi içinde yankılanan silah sesleri… Göçerlikte adettir, yaylak uzaktan göründüğünde “Ben de geldim !” işareti sayılan nara atmak, ya da varsa eğer belindeki silahı gökyüzüne doğrultup kendine has bir stil ile tetiğine basmak… Nara, ya da silaha karşılık vermek de başka bir adet “Hoş geldiniz uşaklar !” der gibi…   

 

Yayladan çıktığımız andan beri refakat ettiğim o genç kız da, son dönemeci aşıpta sivri dorukların gölgesindeki yaylayı görür görmez belindeki silahı hiç haberim olmadan başımın üzerinden ateşleyince “Ne oluyor” demeye kalmadan tam siper uzanıverdim daracık patikaya… Yerlerde sürünen halim ona komik gelmiş olmalı ki, muzipçe gülümsediğini gördüğümde söyleyecek hiç bir şey bulamadım deklanşöre basmaktan öte… Büyük bir gürültüyle patlayan altı patların sesi başı dumanlı dağların kayalık yamaçlarında yankılanınca, karşılık olarak yayladan gelen cevap da gecikmedi. Boynunda çıngırakları ile inekler ve onlara eşlik eden küçük buzağılar, birkaç keçi ve peşinde bir çocuk ya da yaşlı bir ninenin naralar atarak, birbirlerini selamlamaları sayılan haykırışlarıyla nerdeyse on aylık sessizliği de bozuluverdi yaylanın… Yamaçta yer alan yüksekçe bir evin duvarına yaslanarak bir süre sessizce izledim zamanla yarış eder gibi kendi usulünce akıp giden bu hengâmeyi…Çocukluğum,ah çocukluğum,yoksa ben seni buralarda bir yerlerde mi unuttum !...  

 

 

  

Biraz gözlem, biraz fotoğraf biraz da sohbet derken sabah erken saatlerde başlayan göç yürüyüşümüz neredeyse üç saatlik bir yolculuk sonunda bitiverdi. Ekibin en arkasında yol alanlar da yaylaya ulaştığında bizler, mahalle aralarında ayaküstü yapılan ikramlarımızı mideye çoktan indirmiş misafirperver yayla halkı hakkında sosyolojik, felesefik ve daha ne kadar farklı metodik yaklaşım varsa konuşup ahkâm keserek dönüş yoluna girdik… Akıllara not düşülmesi ve sadece olduğu gibi yaşanması gereken Anadolu’da bir yerdi işte Didingola yaylası da; her yönüyle anlatmaya kelimelerin kifayetsiz kaldığı… 
 

 

Biraz fotoğrafçı, biraz da şehir kaçkını hallerimizle girdiğimiz dönüş yolunu da muhabbete konu olan benzer rastlantılar, görseller ve sohbetler eşliğinde tamamladık… Saat 14.00 gibi ulaştığımız pansiyonumuzda öğle yemeği masasına oturduğumuzda kimimiz şaşkın kimimiz yorgun kimimiz de hala “sıcak su yoktu yine duşu soğuk suyla aldım” sitemleri arasında kalıverdik; suyu ısıtan odunların yaşlı teyzelerin sırtında oraya taşındığını unutarak…  

 

Eksiği fazlasıyla göçü yeteri kadar fotoğraflamıştık, şimdi yaylamızın ara sokaklarına dalarak evlerde akıp giden günlük yaşamı fotoğraflamak kalmıştı programımızda ki, onu da havanın kötü olma ihtimalini düşünerek son güne ötelemiştik. Yayladaki son günümüzde bu çalışmayı yapmayı planlayarak kimimiz dinlenmeye, kimimiz günün fotoğraflarına bakmaya kimimizde Smayle tepesine çıktılar telefon etmek için; kısaca herkes kendi dünyasına çekilmişti yani… Ben dahil bir kaçımıza da Rize’den kalkıp yaylamıza gelen fotoğrafçı dostlarımızla muhabbet masasında buluşmak kaldı.Sevgili Murat Topal ve arkadaşlarıyla fotoğraf konuşmak keyifliydi.    

 

Salı günü herkes dinlenip yaylada serbest zaman yaşarken, ertesi gün yani Çarşamba sabahında Koçdüzü yaylasından ayrılmak vardı planlarımızda; ayrılık ise iki koldan olacaktı… Birinci kolda hiç yürümeden araçla dönecekler, ikinci kolda ise yaylanın arkasındaki 2.700 m lik dağı ve 2.900m lere ulaşan vadiyi hem yürüyüp hem de fotoğraf çekerek aşacak olanlar vardı. Bu yüzden bana Salı dinlenmesi kısmet olmadı. Şehirde defalarca harita üzerinde incelediğim yürüyüş rotamızı gözle görmeden rahat edemeyeceğimi anlayınca Salı sabahı kahvaltı sonrasında rotaya girdim, keşif amaçlı… İlk hedefim, yaylanın içinden başlayan tırmanış rotasının 2.700m lik sırt hattına kadar varış saatini tespit etmek ve çok daha ileri gitmeden vadinin sonuna uzanan patikayı işaretleyerek geri dönmekti. Sırt hattına kendi tempomla 50 dakikada ulaştım ki ekibin gelişi için tayin etmem gereken zamanı bir buçuk saat olarak not ettim… Ancak tepeye vardığımda beni güzel bir sürpriz bekliyordu; vadi boydan boya yoğun bir sis altındaydı. Kısa bir süre bekledim açılır diye ama zaman ilerledikçe daha da bir yoğunlaşarak görüş mesafesi oldukça kısaldı… Yapacak tek bir şey kalmıştı artık, ertesi gün buralara çıkacak olan ekibin güvenli hareketini sağlamak ve riske etmemek için rotayı olabildiğince yürümek hatta Avusor geçidinde kadar vararak altıparmakların dibinde yer alan pansiyona bir an önce ulaşmak ve hava bozmadan geri dönmek… Altıparmak dağlarının o muhteşem siluetlerini gördüğüm sırt hattına kadar göz gözü görmeyen bir sis içinde, tempolu bir şekilde yol aldım, kritik noktaları işaretleyerek. 

 

  

Dönüş yolumda  Rhododendron çiçekleri arasından havalanan bir Huş tavuğu heyecan katsayımı artırdı… Yürüyüşün başından beri sırtımda taşıdığım Fotoğraf ekipmanım sanırım işime yarayacak diyerek yavaşça yere çömeldim… Kafkaslar coğrafyasının bu nadide türünü bu kadar yakından görmenin avantajını kullanmayı düşünerek çantamdan 70-200 mm lensin takılı olduğu makinemi usulca çıkarttım… Ürkek gözlerle beni izleyen bu güzel kuşu sadece görmenin dışında fotoğraflamak şansı da yakalamıştım… Bir iki deklanşöre basma sonucunda lensin yeterli gelmediğini görüp 2X konvertörü de ekleyerek çiçekler arasında usul, usul otlanan endemik türün bir iki kare daha fotoğrafını alabildim… Ancak Deklanşöre her basışımda kafasını kaldırıp bana bakmaya devam etti ki her an havalanabilir endişesiyle seri çekim yaptım… Uçup gitti tahmin ettiğim gibi…  

 

Gittikçe serinleyerek nem oranı artmakta olan sisli havanın ilerleyen saatlerde riskleri beraberinde getireceği endişesiyle tempomu artırarak hızlandım; saat 15.30 da yaylaya geri dönmüştüm bile… Sırt çantalarımızı ve valizleri düzenleyip ertesi güne hazırlık yaparak günü tamamladık… Akşam yemeğinde ertesi günün hareket saatini 06.00 olarak ilan edip dinlenmeye geçtik. 

 

.../ devam edecek 

Yazı ve fotoğraflar ; Zeynel AYDIN

DİĞER YOL HİKAYELERİ