Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
KARADENİZ'DE YAYLA GÖÇÜ - FOTOĞRAF KAMPI - 1

Mayıs ayı geldiğinde, havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte, Anadolu insanı da, göçebe toplum özelliklerinden gelen bir alışkanlıkla aynen toprak ana gibi kıpır, kıpır canlanmaya başlar. Uzun bir kış mevsimini geride bırakarak otlaklara çıkan hayvanların taze ot arayışı ve yüksek dağların eteklerindeki sulak alanların daha serin havası hep çekim merkezi olmuştur bu toprağın çocuklarına, asırlar boyunca. Son yıllarda, güzel yurdumun geniş otlakları ve çayırlık alanları hayvancılığın bitirilmiş olmasıyla birlikte bomboş olsa da, konargöçer alışkanlıklarını başka bir boyutta hala sürdürür yurdum insanı; sahil kasabalarının sahil ile ilişkisi olmayan dağ yamaçlarına kondurduğu, birbirinin kopyası kibrit kutusu benzeri, adına yazlık dediği mimarlık ucubelerinde…

 

Sahil kasabalarının dolmasıyla birlikte bin yıllık yaylaklardaki klasik dört duvar taş, ya da yığma ağaç evlerin adı artık moda deyimle Dağ evi olmaya başladı günümüzde, farkında mısınız? Değişim kelimesinin arkasına sığınarak, içini doldurmadan bu kadar yersiz ve anlamsız kullanabilen başka bir toplum var mıdır acep yeryüzünde; Bize bırakılan tarihi, kültürel ve doğal mirası koruyup kollamak yerine bu kadar hoyratça harcayıp yok eden ya da…

 

Neyse efendim, konumuz bu değil aslında…

 

Çocukluğumdan gelen izlerin beni zorlaması ya da fotoğrafçı kimliğimin yüklediği bir sorumluluğun gereği mi hala ayırdına varamadığım bir sebepten ötürü uzunca bir süreden beri “Anadolu’da Yayla yaşamı ve yaylacılık geleneği” üzerinde kafa yormaktayım. Anadolu coğrafyası içindeki farklı seyahatlerim esnasında karşıma çıkan yaylalarda, akıp giden zamanı kovalamayı ve geçmişi asırlara dayanan bir yaşam kültürünün izlerini takip etmeyi alışkanlık edindim her nedense. Önceki yazılarımın birisinde yayla ve yaylacılık hakkında ve çocukluğumun yaylaları ile ilgili detaylı olarak yazmıştım. Oralara tekrar dönmek yerine sizlerle o yazılarımın linklerini paylaşmayı tercih ederim.

 

2003 yılında, çocuk yıllarımın yaylaklarına yaptığım bir ziyaret esnasında her taşın altında, her ağacın dibinde saklı kalan anılarımın da zorlamasıyla girdiğim bu serüveni fotoğraf makinemin yardımıyla görsellerle de destekleyerek yazılı bir metin haline dönüştürme kararı aldım; o günden bu yana hayli yol aldığımı düşünüyorum…

 

Her yıl geleneksel olarak yapmakta olduğumuz “ Karadeniz yaylaları Fotoğraf kampımız”ın tarihini belirlemeye çalıştığım 2012 Şubat ayında hiç beklemediğim bir ziyaretçim geldi ofise ve  ”Temmuz ayı içinde bizim yayla göçlerimiz olur” deyince bütün planları yeniden gözden geçirip değiştirmek durumunda kaldım. Koçdüzü yaylasında mütevazi bir pansiyonu olan sevgili Yaşar ALYAR ile uzunca bir zaman iletişimde kalıp bütün planlamaları birlikte yaptık ve karar verdik 14 Temmuz’daki Koçdüzü yayla göçünü fotoğraflamak için gitmeye…

 

Geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirdiğimiz fotoğraf kamplarımızda “Yayla yaşamı ve insan “öğesini öne çıkartacak çalışmalar yapmış ama “Göç” ile ilgili görsel eksiklerimizin oluşu, Koçdüzü yayla göçünün ilgi çekici olmasını sağladı. Şubat Mart derken zaman akıp gitti ellerimizden ve sıcak bir Temmuz günü İzmir Adnan Menderes hava limanında buluştuk katılımcı arkadaşlarımızın bir kısmıyla. Kaçkar dağlarının karlı dorukları ve sisli dumanlı coğrafyası ile  büyülü bulutlar ülkesi diye adlandırdığım Karadeniz yaylalarının serin havasının hayali ile bindik uçağa… Ekibin birinci kolu bizden bir hafta önce gitmiş ve Karçallar bölgesinde fotoğraf peşindeydiler ailecek… Bizim Trabzon havalimanına iniş saatimiz, onların da eşlerinden ayrılarak bize katılma zamanıydı ancak buluşma noktamıza erken geldikleri için bizi beklemeden Fırtına vadisine tepeden bakan Kader ve Mehmet Demirci ailesinin işlettiği Ekodanitap Natural Life konaklama tesislerine varmışlardı bile…

 

 

İzmir üstünde masmavi bir gökyüzü içinde ilerleyen uçağımız Ankara’yı geçtikten sonra pamuk tarlasını andıran bir bulut denizi içine giriverdi ki bu muhteşem manzara ile bizi bekleyen iklim kuşağı hakkında bilgilendik… Sabah saatlerinde 37 ‘C lik bunaltıcı bir sıcaklıktan ayrılmışken Trabzon’da karşımıza çıkan 25 ‘C lik serin hava hepimize nefes aldırdı. Karadeniz sahilini tümüyle çevreleyen yüksek dağların doruklarında yağmur bulutları vardı ki Rize istikametine doğru ilerlediğimiz otobüsümüzün camlarından seyre daldık kısa aralıklarla yağışına… Cep telefonlarımız çalışmaya başladı ve Ege’nin yakıcı sıcaklarında geride bıraktığımız sevdiklerimize hava atmak, imrendirmek mi yoksa biz geldik merak etmeyin mesajı mı bir türlü anlam veremediğim şen şakrak esprili konuşmalara tanık olduk biraz da…

 

İki saatlik bir kara yolu yolculuğu sonunda Fırtına deresine komşu, Rize’nin şirin ilçesi Ardeşen’e vardık. Kısa bir Kahve molası sonrasında çiseleyerek yağan bir yağmur altında Ekodanitap Natural Life doğru yola çıktık bizi bekleyen birinci grupla buluşmak için. Demirci ailesinin aynı zamanda kendi yaşam alanları olan Ekodanitap, Fırtına Deresine tepeden bakan 400 m rakımda, kayın, gürgen, kestane  ve daha bin bir çeşit ağaç dokusu arasında dededen kalma  bir çay bahçesinin ortasına beton kullanılmadan inşa edilmiş dört bungalov villa ve minik ağaç evlerden kurulu   şirin bir tesis; inşaat aşamasından itibaren kuruluşuna yakından tanık olduğum.

 

Coşkulu akan Fırtına ile birlikte vadi içinde kıvrılıp  giden asfalt yolun kıyısında duran aracımızdan inerek yoğun ağaç dalları arasından gürültülü bir şekilde inen yerel asansöre valizlerimizi özenle yükledik; yol aldığı orman içine düşüp de aramak zorunda kalmayalım diye…Karayolundan ayrılarak  orman içinden tesislere ulaşan patika yol ( tesisler araç trafiğine kapalı), başlangıçta daha yabanıldı; Sevgili dost Mehmet Demirci az çaba sarf etmedi yıllar içinde o yabanıl yolu yürünesi hale getirmek için…İlk yıllarında patikanın nemli zemininde kayıp düştüğümü ve ciddi bir sakatlanma tehlikesi yaşadığımı hiç unutmadım… Yeşil yaprakların serin hışırtısı içinde yol alırken burnuma ulaşan toprak kokusu zihnimde bir yerlerde hala saklıdır… Fırtına deresinin uzaklardan gelen coşkulu sesine ekibin şen kahkahaları da karışmaya başlayınca kabaran yüreğimi daha fazla dizginleyemedim  ve yörede sıkça kullanılan klasik “ Hooo hooohhh hooo !... “ diye atılan narayı serbest bıraktım… Usuldendir cevap vermek ve tesislerden geri dönüşü de uzun sürmedi…” Hooooo hhooo !...”  

 

Bizimkiler belli ki Fırtınaya bakan restorandın balkonundalar… iki grubun karşılaşması, sarılıp öpüşmeler, hal hatır sorup selamlaşmalarla devam eden duygu yüklü karşılaşma görmeye değerdi. Akşam Fırtınaya inmek üzereydi, bir yandan Kaçkarların en yüce doruklarından beslenerek denize koşan derenin sprey etkisi, diğer yandan vadiyi kaplayan yoğun sisin taşıdığı nemli hava geceyi de serin kılacak belli; yağmur yağmasa da çatılardan damlalar inmekte tek tük…

 

 

 

Kader hanımın hünerli elleri ile hazırladığı leziz tatlar sofrasını işte o serinliğin altında ıslanmamak için restoranın kapalı bölümüne kurdurduk… Yemekler Nefis, ayaklarımızın altında vadiyi kaplayan sisi seyre dalmak ve  sis denizinin üzerindeki karanlık geceden göz kırpan yıldızlarla koyu sohbetlere girmek şimdinin işi değil; sabah oldukça erken kalkarak  yayla göçünün başlayacağı 1.800 m’ lerdeki ilk yaylamıza ulaşacak ve göç ekibiyle birlikte yol alarak onları fotoğraflayacağız.

 

Gece kalk saatinin 03.00, kahvaltıya iniş zamanının 03.30, Bizi yaylaya taşıyacak 4x4 Unimog kamyonumuzun tekerlek dönüş saatini de 04.00 olarak duyurunca yüzlerdeki ifadeyi görmeliydiniz. Sabahın 03.00 de kulağıma gelen sesler, yeni uyanan orman ve içindeki sakinlerinin belli belirsiz çıkardığı sesler, aşağılardan "Çay hazır" diye seslenen Mehmet’in davudi sesi ve tesiste bizden başka kalan olmamasına rağmen etrafa rahatsızlık vermek istemez gibi fısıltı konuşarak eşyaları teleferik başına taşıyan ekip üyelerinin sesleri… Gece karanlığında yeri bulunamayan teleferik ve sabah çiyinde ıslanan ayaklar, uykusuz gözler, “kan şekerimiz düşmesin hiç olmazsa bir lokma yiyelim” diyen geç kalmışlar,”Ağabey göç edecek olan yaylacılar bizi bekler, geç kalıyoruz” diye arayıp duran Unimog şoförümüz…

 

Onca karmaşa içinde yarım saatlik bir gecikmeyle hareket ettik; Gürgen, kayın kestane ormanları ve zaman, zaman karşımıza çıkan çay bahçeleri içinde kıvrıla, kıvrıla uzayıp yükselen yeşil bir denizin tam ortasındayız. Aracın her sallanışında ve tekerleklerin uçurum benzeri yükseltilere her yaklaşışında feryatlar kahkahalar arasında yol alıyoruz… Böbrek taşı düşüren iki saatlik bir araç yolculuğu sonunda ulaştık sırt yaylaya; ince bir sırt hattına sıra, sıra dizilmiş yayla evlerinden alsa gerek adını… Deniz seviyesinden kalkıp erken yaz mevsiminde ilk yerleşilen yaylaklar burası… Temmuz ayı ile birlikte daha yüksek yerleşkelere doğru akıp giden ve 2.400m lerde ortalama iki aylık bir konaklama sonrasında tersine bir hareketliliğin yaşandığı durumdur yayla göçleri Anadolu’da… Bugün tanıklık ettiğimiz göç ise orman dokusunun üstündeki yüksek rakımlı yaylaklara uzanan bir yolculuk  … / devam edecek

Yazı ve Fotoğraflar /

Zeynel AYDIN

DİĞER YOL HİKAYELERİ