Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
MERHABA KEŞİF DOSTLARI

Patikatrek Doğa Sporları aracılığıyla katıldığınız dağcılık, doğa sporları, rafting, fotoğraf gezileri, jeep-safari ve doğa yürüyüşleri gibi her aktivite ile takım olma becerisi kazanacak, bir bütünün parçası olup her zaman kendinizi daha faydalı bir birey olarak görecek, takım arkadaşlarınızla birlikte heyecan ve macerayı yasarken, kendi sınırlarınızı da yeniden keşfedeceksiniz. Deneyim ve eğitimli hocalar eşliğinde yaptığımız fotoğraf gezilerinde ise ışık avcılığı yapacak,Türkiye'nin keşfedilmemiş manzarasını fotoğraf karelerine yansıtırken izleyenlerinizde gidilesi duygular yaratarak, bir nevi gönüllü turizm elçiliği de yapacaksınız; her faaliyette bizzat yaşayıp deneyimlediklerinizle evinize daha huzurlu ve daha mutlu döneceksiniz.

KEŞİF YOLUNUZ  AÇIK VE AYDINLIK OLSUN.

  • EĞİTİM VE SEMİNERLER
    Doğa Yürüyüşü ne değildir ?

    Doğa Yürüyüşleri dendiği zaman aklınıza ne geliyor bilemem; lakin bu sayfa içindeki Eğitim ve Seminer notları -Yol Hikâyeleri gibi farklı sayfa başlıklarını ziyaret ederek, içeriklerine şöyle bir göz atma imkânı bulduysanız, olabildiğince fazla, ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz. O yüzden bu yazının ilerleyen bölümleri içinde sizinle “Doğa yürüyüşleri ne değildir?” onu paylaşacağım. Bilgi kirliliği yaratmadan tamamen kendi deneyim ve yaşanmışlıklarımızdan derleyerek paylaştığımız bu bilgilerin artık birçok doğa grubu, doğasever ve hatta bu konuyu işleyerek yayın yapan web sayfaları için başvuru-referans, bilgi, kaynakça olarak da paylaşıldığını görebilirsiniz; azıcık araştırmacı yanınız varsa.

     

    Bu sayfada okuyacağınız bilgilerin özünde Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezinin neredeyse çeyrek asırlık birikimleri var, beğenseniz de, beğenmeseniz de… Bizimle veya herhangi bir grupla bugün yürüdüğünüz birçok patikada ise yirmi yıllık geçmişimizde bize yol arkadaşlığı yapan Can'ların ayak izleri ve alın terleri var… Birçok kişinin telaffuz etmekte zorlandığı ismimiz,  -yani Patikatrek adı -  İzmir coğrafyası içinde, açıp da yürümeyi unuttuğumuz patikalardan ve o patikaların açılmasına katkı koyan, alın teri döken, bugünlerde hala yürüyen-yürümeyen birçok arkadaşımızın anısına duyduğumuz saygıdan esinlenerek oluştu. Bugün yanımızda olsalar da olmasalar da, bu oluşumun ortaya çıkmasına katkı koyan, kalıcılığını sağlamak adına fikir verip öneri sunan, bu sporunun yapılabilirliğini kolaylaştıran herkese minnet borcumuz var; o yüzden Türkiye’nin ilk Marka Tescil Belgeli “Doğa ve Fotoğraf Grubu” olmanın mutluluk ve ayrıcalığını da biliyoruz, sorumluluğunu da… Yapmak gayreti içinde olduğumuz bu sporun gelişmesi yolunda attığımız her adıma el uzatıp destek olan da bizden, dil uzatıp köstek olan da… O dillere acı biber sürecek halimiz yok; ama keşke kolay olanı seçip bizi eleştirirken, bize cevap hakkı vermeyiş sebeplerini de açıklayabilselerdi hitap ettikleri kitleye… Demem o ki, varın siz kırlarda bayırlarda özgürce zıplayan bir tavşan olun; ki hangi avcının masasında meze olursunuz bizim derdimiz değildir; bırakın da biz kendi kabuğu içinde saklanan, usul usul yol alan bir kaplumbağa kalalım…Zor anlarda bizi hayata bağlayan içine saklandığımız kurallar dizinidir sırtımızda taşıdığımız kabuğumuz...


    Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi olarak geride bıraktığımız onca yıl içinde, sorumluluğunu yüklendiğimiz misyonun gereği olarak, Doğa Yürüyüşleri Sporunun oturmuş ve kabul görmüş birçok kuralını yazma ayrıcalığı ve bu sporun daha çok kitleye ulaşıp, sevilerek yapılıyor olmasına koyduğumuz katkının da farkındayız; siz bizi tanıyor olsanız da, olmasanız da; biz hep durduğumuz yerin bilinciyle hareket ediyor olacağız merak etmeyin...

     

    20 yıla uzanan geçmişimizde, her yeni sezonun başında, ya da sonunda, hem geçmişimizi ve geldiğimiz noktayı anımsamak, hem de geride kalan sezonun kısa bir değerlendirme ve kritiğini yapmayı alışkanlık edindik… Bu yazı ve içeriği de bu kapsamda kalem alındı ki bir övgü, bir payelenmeden çok hakkımızda yapılan eleştirilere cevap olması kadar, öz eleştiri niteliği de taşır…

     

     

    Eğer, insanlık tarihi hakkında az da olsa bilgi sahibiyseniz, milyon yıllık süreçte insan-doğa ilişkisi ve insanın doğa ve doğa olaylarına karşı verdiği mücadele ile doğaya egemen olabilme gayret ve çabalarını görürsünüz… Derdimiz o tarihi süreci sil baştan irdelemek değil, lakin onca yıllık süreçte insanlık sizce doğayla sürüp giden bu mücadelesinde başarılı olabilmiş midir? diye sorsam alacağımız cevapların çoğu mesnetsiz ve askıda kalacaktır eminim…

     

    Doğayı güçlü ve kalıcı kılan, kendi doğal döngüsü içinde oluşan, gelişen durum ve değişime paralel olarak da kendiliğinden güncellenen kurallarıdır ki, insanı zayıf, gidici kılan ise doğanın kurallarına karşı direnme güdüsü, onu alt edeceğine kendini inandırma aymazlığı, egosu ve kural tanımamışlığıdır… O yüzden insanın iki hayatı vardır; birisi alışık olduğu yerlerde sıradan, her zamanki yaşama alışkanlığı, diğeri de alışık olmadığı coğrafyalarda (yani doğada) bazen mecburiyetten bazen de tesadüfen bulunma durumu… O sebepten hep deriz ve tanımlarız ki doğa sizin yaşamaya alışık olmadığınız ve insana ait unsurların hiç bulunmadığı bir coğrafyadır. Kendi yaşam alanları içindeki konfor ve düzeni sağlamak adına kurallar oluşturan insanın alışık olmadığı coğrafyalarda yani doğada, doğanın gücünü bilmezlik ve onun kurallarına karşı durması, çoğunlukla da kural tanımamışlık hali o insanın bir nevi kendi sonunu hazırlama durumudur…

     

    Bir zamanlar, içinde insanın hiç bulunmadığı koca bir doğal coğrafyada, onca yıllık tarihi bir süreçte, sadece kendi güvenli yaşam alanlarını oluşturmakla ömrünü tamamlayan insan unsurunun, büyük resimde doğanın küçücük bir kum tanesi kadar bile olamayacağı gerçeğinin farkına varamayışı ne acıdır…

     

    Kendi yaşam alanlarında kendi koyduğu kurallar ve işleyişten sıkılarak, en yakın doğal alanlara kaçıp, oralardaki kural tanımamazlık halini güya “Özgürlük” olarak adlandırma gaflet ve cehaletini varın siz adlandırın ki benimkisi fazlaca acıtan bir tanımlama olmasın… İstediğini, istediği zaman ve istediği yerde, istediği şekilde yapmanın adına “özgürlük” diyebilmek cehaletten öte nedir ki?

     

     

    Bütün bunları niye yazdım; bazılarına göre sert, bazılarına göre anlamsız gelebilecek bu hitabet şeklini neden kullandım şaşırmış olabilir, hatta kendinizce buna bir takım anlamlar da yüklemiş olabilirsiniz; bu tamamen sizin algı şekliniz olup, çıkaracağınız sonuçlar da sizi bağlar. Bizimkisi, doğa dediğiniz zaman aklınıza ilk olarak, bin bir çiçekle benzenmiş kırlar, yeşile dönmüş alabildiğince uzanan çayırlar, saçlarınızı tatlı tatlı okşayan ılık bir rüzgâr, uzaktan uzağa kulağınıza gelen kuş sesleri, kekik kokulu yamaçlarda kanat çırpan kelebekler gelmesin diyedir...

     

    Günümüzde Tuvalete oturmanın bile bir edep ve kuralı varsa doğaya çıkmanın, doğada güvenli biçimde yol alarak barınmanın yani kısaca doğada bulunmanın ve özelikle de doğaya spor ve keşif amaçlı gitmenin kuralsızlığını aklınıza bile getirmeyin; oturun oturduğunuz yerde… Başınıza en ufak bir hal geldiğinde devletin güvenlik birimlerini de boşuna meşgul etmeyin… Çünkü eğitimli bir doğa sporcusu olağan üstü haller dışında doğada güven içinde yol almayı da gerektiğinde uyum içinde doğada barınmayı da bilir… Kıssadan hisse, gerektiği kadar bilgi, donanım ve eğitime sahip olmadan çok iyi bir arkadaşınız dahi olsa fiziksel, hukuksal, yasal yeterliliğinden emin olmadığınız hiç kimsenin peşine düşerek “saldım çayıra Mevla’m gayıra…” tarzında doğaya çıkmayın… Çıkarsanız sonuçlarına katlanma sorumluluğunu da başkalarına yüklemeyin… Siz siz olun önce doğayı ve doğa sporlarını tanıma eğitimlerine katılın, doğada barınma koşullarını öğrenin, doğada beslenme ve hayatı idame ettirme kurallarını ezberleyin, bir doğa sporcusu için kaybolmak diye bir mevzu olmasa da siz yine de kaybolduğunuza hükmederseniz, ne yapmanızdan çok neleri yapmamanız gerektiğini akılda tutun…

     

    Tepenizde dolaşan pamuk yığını gibi ak-pak bulutların hızlı hareketlerinin sonucunda nelerin olabileceğini, suratınızı okşayan serin dağ rüzgârlarının arkasından gelecek olanları iyi hesap edin, dağların doruklarındaki homurtuları iyi okuyun, dağlarda ve doğada güven içinde yol almanın birinci kuralının kuru kalmak olduğunu unutmadan ahmak ıslatan yağmurlarda ıslanma romantizmini aklınıza bile getirmeyin, sahip olduğunuz ekipman ve donanımların doğada güvenli bir şekilde barınma ve hayatta kalma katsayınızı ne kadar etkileyeceğini ve daha bir dizi bilgiyi dağarcığınızda saklayın…

     

    Siz siz olun, gerekmediği hallerde doğada ateş yakmayın, yakacaksanız da daha önce ateş yakılmış veya hiçbir habitatın etkilenmeyeceğinden emin olduğunuz alanları kullanın; ateşinizin söndüğünden emin olmadıkça da o bölgeyi kesinlikle terk etmeyin…

     

    Yemek-içmek, mangal yapmak amaçlı doğaya çıkıyorsanız bizim kültürümüzde onun adı Pikniktir ve o amaçla tanzim edilmiş alanları kullanın; lakin oralarda dahi her bulduğunuz ağacın dibine üstelik “Benim adım kızılcam 1924 yılında doğdum, lütfen beni yangından koruyun…” diye tabela asılmış olanların, yakınına bile ateş yakmayın… Yakarsanız da adınızın bir “doğa sporcusu” değil, “maganda piknikçi” olacağını unutmayın; ve hele ki, o halinizle gelip sakın ola bir de dağcılık, çevrecilik, doğa sporculuğu dersi vermeye yeltenmeyin bize…

     

     

    Doğa Sporlarını gerçekleştirme amaçlı bir araya geldiğiniz doğa sporları kulüp ya da gruplarının her ne kadar sosyal mekânlar olduğu gerçeğini bilseniz de, o çatıların altında sadece bu sporun yapılmasına ve de doğru biçimde yapılıyor olmasına destek verin, başka amaç ve gayeleriniz için bu yapılara halel getirmeyin…

     

    Size gerekli olan, Doğa ve Doğa Sporları ya da yapılış biçimleri hakkındaki bilgilerin daha fazlasının neler olduğunu her yeni sezonun başında Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi olarak düzenlediğimiz Eğitim seminerlerinde sizlerle paylaşıyor, o bilgileri edinen herkese kurumsal Üyelik sertifikası vererek doğada gerektiği hallerde kendi başına seyahat etme,barınma beceri ve yeterliliği kazandırmayı amaç ediniyoruz.

     

    Eylül gelmeden bize, ya da aidiyet duygusuyla bağlı oldugunuz dernek veya klübe ulaşarak eğitim desteği alabilir, yeni sezona kendinizi yeterlilikle hazırlayarak bu sporu güven içinde yapabilirsiniz…

     

    Bütün bir sezon bize güvenerek peşimizden dağlara gelen bu spora gönül veren herkese teşekkürlerimizi yolluyor, yeni sezonda sağlık ve huzur dolu günlerde yeniden birlikte olabilmeyi umut ediyoruz; kalın sağlıcakla, ayağınıza taş değmesin diyerek.

     

    Zeynel AYDIN

    Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi

  • HABERLER-DUYURULAR
    Doğa Yürüyüşü sezon açılış mesajı

    Değerli dağdaşlarım,ışıkarkadaşlarım ve sevgili yol dostlarım; açılışlarda kapanışlarda seremoni yapmak, hitap etmek, bilgi vermek, değerlendirme yaparak paylaşmak gelenekte var; biz çok sevmesek de, bize gönüldaş olanların beklentisi olur düşüncesiyle arada bir de olsa, gönülden geçip dile değenlere dokunmak gerekiyor; düşüp de yolunu, yerini, yurdunu bulsun diye. Bu yazıyı okuyan herkesi önce dostluk, muhabbet ve sevgiyle selamlıyorum; kimse bizi kendi ön görülerinin kalıpları içinde tanımaya çalışmasın diyerek, kendimizi bir nebze de olsa ifade edebilme anlatabilme çırpınışıdır yaptığımız.

     

    Doğası gereği; insan tabiatına durmak yakışmıyor onun yaşamı hep gitmek-gelmek üzerine kurulu. Öyle ya, her gün ayrı bir yerde, her an farklı bir zaman diliminde yol almaktayız; uzak yakın… Bu gidiş, gelişlerde hayat sizi ya varmanız gereken yere ulaştırır ya da savurur atar yoldan. Şükürler olsun ki ne yaşam yolcuğumuzda, ne de yaptığımız işlerde yoldan sapmalarımız olsa da ufak tefek, hiç savrulmadık, yolumuzu şaşırıp da kaybolmadık… Bunları neden söylüyor, niye yazıyorum diye düşünebilirsiniz daha yazının başında; eee!.. Bizim de varmamız gereken bir hedef, yürümemiz lazım gelen bir yol varsa, önce o yolu açmak gerek değil mi? “İnsanın karakteri ve kişiliği yaşadığı iklim ve coğrafyaya göre biçimlenir.” diye bir söz okumuştum bir yerlerde; ben o söze, kişinin yaptığı işi de eklemek isterim; tabi ki severek yapıyorsa işini… Yaşam felsefemizin “A” harfi, hep sevgi ve sevgi üzerine işlerden mütevellit olduğu için gözlerimiz hep sevgiyle bakar, ellerimiz de hep sevgiyle uzanır tutulması gerekene… Tutulacak olan ne düşünür, (varsa) aklında ne vardır uzatılan ele bakarken, biz onu hiç düşünmeyiz; onun sorunudur diye… Yani sözün özü; yaptığımız işe odaklanır, yapmamız gerekenleri bilerek, yapmadıklarımızla-yapamadıklarımızı koyarız hep sofraya; çatal bize batarken hiç acımayan yürek, diken başkasına battığında sızlar. Kıssadan hisse; ana işimiz fotoğraf-fotoğrafçılık olduğundan onun kaynağı ışıktır; bizimkisi de... Gücümüz ise hep içinde ve parçası olmaktan keyif aldığımız doğadan ve dağlardan beslenir.

     

    Neredeyse 20 yıllık bir süre içinde yapageldiğimiz doğa sporları ve doğa yürüyüşleri faaliyetlerimizi de yukarıda anlatmaya çalıştığımız felsefeden beslenerek gerçekleştiriyoruz… Bu sporları yapageldiğimiz süre içinde oluşan kurallar dizini ise tecrübelerden beslenip, deneyimlerin süzgecinden elenerek oluştu. O yüzden bize dağdaş, ışıkdaş ve yol dostu olmak isteyenlerden yegâne beklentimiz; kendiliğinden oluşan kurallarımıza kabul sınırları içinde kalarak uymaları oluyor ki, kuralsızlık karmaşa ve anarşi getirmesin içimize

     

    Bilmenizi isteriz ki; işimize, odaklanarak ve severek icra etmeye gayret ettiğimiz anlardaki tek beklentimiz, bize inanıp güvenerek geldiğiniz ve birlikte yürüdüğümüz o yolda, hiç olmazsa o günü keyifli, mutlu, güven ve güvenlik içinde yaşayarak eve dönebilmiş olmanızı sağlamaktır. O yüzdendir ki sevgili dostlar; biz işimizi yaparken sizin bize kırılmış, darılmış, incinmiş ve küsmüş olabileceğinizi o anlarda düşünecek fırsat ve zaman bulamıyoruz… Ve yine o yüzdendir ki, bir gün eğer bize karşı, olası bu duygularınız oluşursa “lütfen bize yüz yüze bir açıklama yapma şansı verin” diyerek, yeni bir sezona daha başlıyoruz bu gün.

     

    Her zaman olduğu gibi, bu sezon içinde de doğru bildiklerimizi yapmaya, inandığımız değerlere sahip çıkmaya ve dağlarda, doğada, bu sporun yapıldığı açık alanlarda sizin güvenlik ve konforunuzu ön planda tutmaya yine devam edeceğiz. Gelecek günlerde başlayacak olan yeni sezonun dağlarda yürüyen ama dağlara gitmek ve doğada bulunmanın değerini gerektiği gibi idrak eden herkese hayırlı olmasını diliyorum.

     

    Aklınızda hiçbir endişe kalmasın diyerek bir noktaya daha değinmek istiyoruz; az da olsa sorulan “ücretiniz neden farklı “ sorusuna cevap bulmaya gelirsek, size çok değer verdiğimiz için diğerlerinden rakamsal olarak ucuz değiliz; asla araç doldurmak gibi bir kaygı taşımadığımız, bize yüklenen yasal mevzuatın gereklilikleri, mali ve idari yapımız düşünülerek yapılacak adaletli bir kıyaslamada aslında olabildiğince ekonomik bir değerle işlerimizi yaptığımızı görecekseniz ve en önemlisi de gelir beklentisi içinde olmadan gönülden yapılan işlerin içinde bulacaksınız kendinizi.

     

    Toplum olarak her gecen gün uzaklaştığımız iletişim kurma becerimizi geliştirmek, gün gelip de en yakınımızda olanı dahi sudan bahanelerle ötekileştirdiğimiz bu günlerde hoş görü ve güven duygularımızı yeniden yapılandırmak, çevre ve doğal yapıya en az hasarı vererek şehre huzurlu dönebilmek adına insan kalabalıkları içinde doğaya, dağlara çıkmama alışkanlığımızı bu yıl da ödünsüz devam ettiriyoruz. O sebeple kontenjanlarımız sınırlı ve o yüzden seçiciyiz. Yine yaşadığımız toplumun her katmanında kategorize ederek sınıflandırıp değersizleştirdiğimiz insan yanımızı geliştirip büyütmek adına etkinliklerimizi asla alfabetik harflerle sembolleştirip, zayıf-güçlü grup gibi saçma sapan yakıştırmalarla ayrıştırmıyoruz; güç ve tempomuzu  en zayıf halkaya göre ve baskı oluşturmadan kontrol edebilme özelliğimizle diğerleriyle aramızdaki farkı açık yüreklilikle sergiliyoruz; birlikte geldik, birlikte döneceğiz diyerek.

     

    Arzu eden herkesin bizimle bir kez de olsa doğada olma ve yürüme şansı hep var; isterse özürlü olsun… Sonraki süreçte bize dağlarda yol dostu olmak-olmamak kararı kendi özgür iradesine ait. Okumakta olduğunuz bu ve diğer sayfaların hiç birinde sizi ikna etmeye yönelik bir anlatı, bir çaba bulamayacaksınız, eğer  lütfedip gelirseniz bizimle olduğunuz ilk günde sizi bekleyenleri ve sizden bekleneni yüz yüze konuşarak anlatmak ana prensibimiz olup, dağlarda olmanızın risk içerdiğini anlasak bile bunu size en makul şekilde anlatabilmeyi ve kabullenmenizi sağlar, daha az riskli etkinliklerde sizinle olmayı ve sizi kontrol etmeyi görev ediniriz. Gayemiz sizi kaybetmek değil kazanmak üzerinedir ve sizin ilgi, sevgi, disiplin ve tabi olabilme duygularınıza göre biçimlenir.

     

    Tüm bu anlatılardan sonra hala gönlünüz dağlardan ve doğadan yana olma kararlılığıyla çarpıyor ve bizimle bu yolda yürümeyi arzu ediyorsanız buyurun gelin ama dağa-doğaya değil, merkez adresimizde hiç sönmeyen çay-kahve makinemizden adınıza rezerve edilen çayınızı yudumlamaya; kahveniz de soğumasın…

     

    Bize www.patikatrek.comdoğa grubumuzun web sayfası ve www.izmirfotografakademisi.com  fotoğraf grubumuzun sayfalarındaki iletişim adreslerinden ulaşabilir, bizi sosyal medya hesaplarımız “ Patikatrek Doğa Sporları ”, “ İzmir Fotoğraf Akademisi ” ve İzfak Doğa Okulu sayfalarından da takip edebilirsiniz.

     

    Gelecek günlerde başlayarak her Pazar her türlü hava koşulunda iptalsiz gerçekleşecek doğa ve fotoğraf yürüyüş sezonunun herkese uğurlu olmasını diler, saygı ve sevgilerimi sunarım; dostluk ve muhabbetle. 

     

    Zeynel AYDIN

    Patikatrek Doğa Sporları Merkezi

    Genel İdare Kurulu adına

     

  • YOL HİKAYELERİ
    Taş bağırlı Dağlar- Aladağlar

    Aladağlar; Türkiye’de dağcılık sporu yapmak isteyenlerin anaokulu, Anadolu coğrafyasının taş bağırlı dağları. On yıllar önce başlayan tanışmışlığımızdan bu yana akraba kaldığım dağlar. Orama burama batan taşlarına aldırmadan, ana kucağındaki huzur ile koynunda uyuduğum ve olanca vahşi görünümüne rağmen içinde keyifle yol aldığım, doruklarına baktıkça "Hiçlik" mertebesine erdiğim dağlar... Haydi hep birlikte birkez daha gidelim taş bağırlı dağların kucağına, ana ocağına gider gibi...

     

    2017 yaz dağcılığı programını yaparken dağdaşlarımın da arzusu üzerine ilk kez 2002 yılında, elimizde bir adet 1/25.000 lik harita ile iki kişi geçtiğimiz Aladağlar Transit dağ yürüyüşümüzün tekrarına karar verdik. 2002’deki ilk yürüyüşümüz aslında dağı tanıma ve bir keşif yürüyüşüydü ki aslında olmayacak bir şey yaptık; İzmir’den kalkıp otobüsle Niğde’ye gelerek ve geldiğimiz günün tam ortasında yani saat 11.00 gibi ağır kamp çantalarımızı da sırtımıza alarak dağa girdiğimiz, iki tam güne sığdırılan çılgın bir etkinlikti. Belki de o yüzden olsa gerek dağa alışmadan, dağı gözlemlemeden ve hiçbir aklimatizasyon çalışması yapmadan dağa girmenin organizmamda yarattığı tahribatın hala izlerini taşır belleğim… 
     
     
     
    Tam dört yıl sonra 2006 nın bir Haziran ayında Sinop’lu dostlarıma söz verdiğim için aynı rotaya tekrar girdik; Yıllar sonra bugün 2017 nin Haziran ayında tekrar girmek kararı aldığımız Aladağlarda, 2.090 m rakımlı Sokullupınar bu rotanın klasik giriş noktası olup, zorluk derecesi düşük olmakla birlikte 3.450m’ye  kadar yükselerek dağı aşmak gerektiği için aynı gün içinde 1.400m gibi bir rakım yükselişi söz konusu ve esas zorluğu da oradan gelir. Eğer yeteri kadar hazır değilseniz ve üstüne üstlük bir de yüksek tempoda rotaya girer, mademki geldik diyerek Embler (3.723m) zirve tırmanışını da programa eklerseniz yüksek dağ hastalıklarına yakalanma ihtimaliniz de bir o kadar artar. Tüm bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, dağı da tanıyor olmanın avantajıyla programımız erken planlandı ve katılımcıların motıvasyon çalışmaları ile birlikte fiziki hazırlıklarını aynı süreçte kontrol edip yönetme imkânı da bulduk… Şanslıydık; çünkü etkinlikte yer alacak arkadaşlarımızın hepsini günü birlik doğa yürüyüşlerimizden tanıyorduk ve takımı oluşturma aşamasında seçim yaparken özel olarak çalıştık. Her zaman dört dörtlük bir takım yapma imkanımız olsa da aralara deneyimsiz ama istekli, motive olmuş yeni arkadaşlarımızı alma alışkanlığımızı bu programda da yerine getirerek ilk kez katılacak olanlara yer açtık. 
     
                                                                               ***
     
    Hangi dağ olursa olsun, dağa gitmenin felsefesi farklıdır bizde; sanki kutsal bir hac yolculuğuna çıkıyormuşçasına özenle hazırlanır, henüz dağa girmeden dahi dağcılık sporunun gerektirdiği yüksek disiplinle dağa girer, dağda kaldığımız süre içinde sadece yol rehberimize tabi olup onun aldığı kararlara koşulsuz itaatle hareket etmek ana ilkemizdir… Ancak koşullar hafifleyip de, dağın keyfini çıkartmak gerektiğinde ise üstümüze yoktur; yine de dağ koşullarını bilerek şamatalarımızı bile bir disiplin bir kalite çemberi içinde yaparız ki, dönüş yolunda yaşadıklarımız ve dağda biriktirdiğimiz anılar hep güzel ve hatırlanası anlatılası birikimler olarak girer belleğe. Bir sonraki gidişe kadar da anlatılır durur masalsı bir dille. 
     
     
    Bu yıl, Ramazan bayramı daha bitmeden sırt çantalarımız düzenlendi; eksikler tamamlandı ve bayramı yaşamayı bile unutturan bir heyecanla son gününde, aniden bastıran yaz sıcaklarından kaçarcasına bindik servis aracımıza; gün geceye dönerken. Takım içinde bu rotaya kısmen giren sadece Filiz idi… Diğer arkadaşlarımın çoğu kendilerini bekleyenlerin ne olduğunu sadece anlatıldığı kadar biliyorlardı. O yüzden olsa gerek hepsinde bir heyecan bir merak… Bendeki heyecan ise başka bir boyuttan besleniyordu; her ne kadar Mehmet Şenol “ağabey sorun yok” dese de takımın deneyimsiz oluşu ve teknik malzeme almayışımız sebebiyle, olası kar geçişleri ve inişlerde sorun yaşama endişesi gerçekle yüzleşinceye kadar hiç geçmedi bende… 
     
     
     
    Mahmure, ta İstanbul’dan kalkıp geldi; günün sabahında, taze demlenmiş bir çay eşliğinde İzmir boyozu yiyerek heyecanını bastırmaya çalışsa da uzun bir gece yolcuğundan çıktığı için güne uykusuz başladı. Yetmez gibi üstüne bir de 12 saatlik Niğde yolculuğu eklenirse iki gecelik uykusuzluk, ilk kamp gecesi de çadır hayatına alışık olmadığı için geçecek bir uykusuzluk gecesi onun henüz dağa girmeden bütün enerjisini harcaması demek olacaktı ki Allahtan Ayşe yetişti imdada, alıp götürdü eve; uyusun biraz diyerek.
     
     
    Gittiğimiz günlerde Egeyi yakıp kavuran sıcaklardan kaçar gibi gecenin serinliğinde yol alarak sabah erkenden Niğde şehir merkezine ulaştık ve Seval’in günler öncesinden ayarladığı çorbacıyı aramaya başladık.Niğde çarşısındaki Beykoz çorbacısında bol sarımsaklı işkembe çorbası içerek tarihe bir not daha düştük. Eksik gedik ne varsa ilk açılan marketlere dalarak tamamlandı; bu kez yönümüz Aladağların sarp yamaçlarına bakarak gününü gün eden Çamardı kasabası. Çukurbağ köy sapağındaki benzincide Mehmet’in traktörle gelişini beklerken kokulu Niğde gazozları da içildi; gazlı gazlı… Mehmet Şenol ile 2000 li yılların başına kadar uzanan bir dostluğumuz var; öyle ki daha emeklerken fotoğraflarını çektiğim oğlu Recep bizi yarın Dağa götürecek, katırlar ile eşyalarımızı taşıyacak iki gün; hey gidi yıllar hey, bu nasıl bir hız, anlatıverin hele bana…Neyse anılara dönersek çıkılmaz içinden…Mehmet daha aylar öncesinden sipariş ettiğim Elma ağacını büyütmüş saksıda. Çaylar içildi, kirazlar yendi bahçedeki ağaçlardan ve yolcu yolda gerek diyerek tekrar traktöre binilerek dağa giriş yerimiz olan Sokullupınar kamp alanına ulaşıldı; tozlu topraklı yolda. Öğlen güneşi altında çadırlar kuruldu; lakin çadıra girip dinlenmek ne mümkün, yumurta pişer içinde. Ana kamp çadırı olarak kurulan kıl çadır sanki daha bir serin; içindeki çakıl taşlarına aldırmadan sere serpe dağıldık ve herkes bir köşeye kıvrılıp uykunun o çıldırtan cilveli hallerine yenik düşüverdi.
     
     
     
    İlk günün yorgunluğu ve heyecanı geçince, çadırımızın tam karşısında devasa duruşlarıyla hadi gel diyen 3.700 lük zirvelere biraz olsun yaklaşmak ve ertesi gün zorlu geçeceğini bildiğim tırmanışlar için yüksek dağa uyum (Aklimatizasyon)  olur diyerek kamp alanından ayrılarak taş bağırlı dağların koynuna doğru biraz olsun yaklaşmaya karar verdik. Aslında çok basit ve kısa olan bu rotayı bilerek zorlaştırıp biraz da uzatınca ertesi güne kimlerin hazır kimlerin umutsuz vaka olduğunu da görme şansı buldum. Aslına bakarsanız eğer dağcılık disipliniyle hareket edecek olsam takımın yarısını dışarıda bırakmak gerekirdi; lakin onlara olan güvenim yine de tam ve bir sağlık sorunu yaşamazlarsa düşük riskli bu rotadan hep birlikte çıkabileceğimize inanıyordum. Onlara bu şansı vermez isem bu deneyimi başka nasıl kazanacaklar diyerek kaldırabileceğim kadar risk üstlenip ertesi gün tam takım rotaya girmeye karar verdik.
     
     
    İlk günün akşam yemeğini bizim o şamatacı bildiğiniz hallerimiz içinde kıl çadırda hazırlayarak yedik; ertesi günü bir kez daha sözlü olarak tüm takıma anlattım; rotada nelerle karşılaşabileceklerini risklerin neler olduğunu dilim döndüğünce… Pür dikkat beni dinleyen gözleri görünce işimizin o kadar da zor olmadığı kanaatine vararak çadırlara girdik. Takımda birçok arkadaşımın gece çadır toplama deneyimi yoktu ve o yüzden toplanma süresini biraz uzun tuttuk. Sabaha karşı en geç 05.00 de rotaya giriş yapmamız gerekiyordu ve küçük bir sapma ile gün aydınlanırken kendimizi patikada yürürken bulduk. Çanta ve kamp malzemelerimizi arkamızdan katırlar taşıyacak.
     
     
    Yürüyüş ve tırmanış tempomuzu başlangıçta nasıl ayarlarsam çıkışı da aynı şekilde bitirmem gerektiğini bildiğimden, olası riskleri de hesap ederek olabildiğince düşük bir tempoda tırmanışa başladık. Karayalak vadisine girişte kapı diye adlandırdığımız 2.500m rakımlı noktaya geldiğimizde kamp alanından yaklaşık 400 m gibi yükselmiş olduk. Takımım bu rakımı yaklaşık bir saatte aldı ve zirve hariç Çelikbuyduran geçidine kadar toplamda 1.400 m lik bu yüksekliğe sorun yaşamadan kaç saat içinde çıkabileceğimizin ipuçlarını da o anda hesaplama şansı buldum. Hazırlıklı ve ortalama bir sporcunun 4 saat içinde alabilmesi muhtemel olan hedef noktamıza biz 5, hadi bilemedin 6 saatte varırız hesabıyla varış saatimizi en geç 12.00 olarak yazdım belleğe.Bu süreyi kısaltmaya kalkmak tempoyu yükseltmek demekti ki o durumda Aklimatizasyon sorunlarının baş gösterme ihtimali de bir o kadar yüksekti.
     
    İlk mola ve nabız kontrollerini Kapı girişinde yaparak rotaya girdik. Nabzı yüksek olan ( Sigara kaynaklı ) ama küçük dinlenmelerde düşme periyodu istikrarlı olan arkadaşlarım kendini belli etmeye başladı. Bu tempoyu biraz yükseltmenin ciddi sorunlar yaşatacağı aşikârdı artık. Takımda yer alan doktorumuz sevgili Mehmet Aktaş ve her zaman her durumda gülen yüzü ile yanımda yer alan hemşiremiz sevgili Ayşe Yıldırım’ın varlığı içimi rahatlatsa da tempoyu biraz daha düşürüp mola sayısını artırarak 2.060 m lik ana kamptan 2.900m rakıma yaklaşık 3 saatlik bir zaman diliminde vardık. Hepsini doğa yürüyüşlerinden tanıdığım yol arkadaşlarımın gün içindeki olağan, maksimum yükselme rakımına da böylece ulaşmıştık. Mola dedik ve enerji takviyesi ihtiyaç giderme vs derken süreyi biraz uzattım. Çelikbuydurana doğru kıvrılan son düzlüğe tırmandıktan sonra 3.000 m rakımlardaki görüş mesafesinin uzaması onları biraz olsun rahatlatır diye düşünüyordum ve kontrolü elden bırakmadan neşe içinde, espriler yaparak bazen de hedef şaşırtıp yüzlerdeki ifadeleri okuyarak yeniden tırmanmaya başladık; öyle ya, ısınan kasları soğutmamak henüz açılan nefesleri köreltmemek gerekiyordu.
     
     
     
    Sorun yaşatma ihtimali olan arkadaşlarımızı kontrol amaçlı aralara yerleştirdiğimiz görevli dağdaşlarım, doktor ve hemşire arkadaşımızla sürekli göz temasında kalarak yeniden tırmanmaya başladık; vira bismillah…
     
    Doğa yürüyüşlerinde dahi emniyet amaçlı bu uygulanın ne kadar yerinde bir karar olduğunu bir kez daha test ettik 3.050 m.lerde; çok arzu etmesek de… Karasay ve Eznevit zirvelerini arkamıza alıp da yönümüzü Çelikbuydurana doğru döndürdüğümüz anda geriye doğru baktım ve tırmanışın başından beri gözüm üstünde olan bir arkadaşımla göz göze geliverdik; “hocam başım dönüyor benim “ dediği anda  ön ve arkasındaki görevli arkadaşlarımın kolları arasındaydı ve usulca uzattık yere… Kısa bir mola daha. Nabız kontrolleri yapıldı ve kan şekerinin düşmüş olma ihtimaliyle gerekli takviyeler de yapıldı; sıcak sıvı alımıyla desteklendi ve tam bayılma aşamasına varmadan toparladı kendini… Şükürler olsun; atlattık.
     
     
    Tırmanışın son etabında tempoyu biraz daha düşürerek 3.460m lik Çelikbuyduran – Yedigöller aşıtına saat 11.30 da ulaştık; toplam tırmanma süresi 6.Saat 15 dakika… Sabah saat 05.15 de başlayan tırmanışımız küçük bir zaman sapması ile olağan şekilde tamamlandı. Arkamızdan soğuk esen şiddetli rüzgârdan kendimizi korumak amaçlı sığındığımız küçük bir çukurun içinde toplandık ve Öğle yemeği molası dedik… Herkes yorgun ama hedefe sorunsuz varmanın tatlı heyecanı var yüzlerde. Solumuzdaki Embler ( 3.723m ) zirve rotası ve doruklardaki bulut hareketleri gelmeyin der gibi bize bakıyor… Yaklaşık 300m lik son bir hamle; var mı gelen?… İstemeyenlerin sayısı çoğaldı; istekli olanlar ise acabalar içinde. Yedigöller kamp alanına kadar daha yürünmesi gereken uzun bir mesafe var; olası bir sakatlanma riskine karşı Embler zirveyi başka bir sefere bırakarak yönümüzü Yedigöller’e çevirdik; tam da o esnada eşyalarımızı taşıyan katırlar da aşıtta göründü… Rahatlamıştık. Öğle yemeğinde alınan takviyeler ile moraller ve motivasyon biraz daha yükseldi ve serbest stilde yürüyerek, bol, bol fotoğraf da alarak, küçük gölün yanındaki düzlük alanda, eriyen kar sularının oluşturduğu derelerin kıyısında çadırlarımızı kurduk. Su buz gibi, vücut sıcaklığına ulaşmadan içmek yasak, yorgun ayakları suya sokmak ise Hipotermi’ye davetiye çıkartır; lakin yine de ayaklar suda; kimse 10’a kadar sayarak dayanmaya çalışmasın deyip izin verdik; her şey kontrol altında. Kamp alanında üç kişilik bir ekip daha var; kısa bir tanışma faslından sonra dün gecenin hava durumunu da öğrendik; şiddetli rüzgâr, haydi hayırlısı diyerek dinlenmek üzere çadırlara çekildik. Rakım 3.000m, hava açık ve güneşli, sıcaklık 23 ‘C lerde; rüzgâr K.Batı istikametinden ara, ara şiddetli…
     
     
     
    Anadolu insanı üzerinde dağların hep özel bir yeri vardır. Öyle ki Anadolu’da dağlar, kimine göre delik deşik edilen, kimine göre un ufak edilerek kalburda elenen, bir sevda uğruna Ferhat’ın baştan aşağıya yardığı, Karacaoğlan’ın mor sümbüllü dağlarıdır… Kimine göre içinde bir kaybolmuşluk anı yaşanırken yalvar yakar yol istenen başı yüce yüce karlı dağlardır… Bizim üzerimizdeki etkisinin neler olduğunu dile getirdiğimiz onlarca yazımız var (www.patikatrek.com ) ; şimdi tekrara düşmeyelim… Yazının başında dile getirdiğimiz gibi hangi dağın koynuna girip de doruklarına doğru baktığımızda “Hiçlik” mertebesine varabilmektir gaye. İlk kez dağa girdiğim her yol arkadaşım bu huyumuzu bilir ve dağa hep aynı saygı çerçevesinde bakar oluruz; gönül birliği içinde. Aladağlar coğrafyası Yedigöller Platosunu çepe çevre sarıp sarmalayan taş bağırlı zirvelere bakıp kaldıkça, aynı duygular içinde bir kez daha yüzleşiriz kendimizle. Platonun tam ortasındaki göllerin arasından bir kule gibi yükselen Direktaş’ın göllere yansıyan 3.510m lik devasa kütlesini fotoğraflamaya çalışırken aklımızdan daha neler, neler geçer de dile gelmesi başka bir sefere diyelim artık.
     
     
    Platodaki bir gecelik sefamız, şiddetli rüzgârın yarattığı tedirginlik dışında sakin geçti. Dağ olağan misafirperverliği içinde ağırladı bizi… Sabah erkenden kalkıp, çadırlar toplandı, ayaküstü kahvaltılar yapıldı ve güneş yüzünü göstermeden yola düştük yeni baştan; yine de geç kalmıştık hareket için. Çünkü bu gün yolumuz iniş olsa da güneşe karşı oldukça dik bir vadiden Hacer Ormanlarına inerek bir gece de bu doğa harikası coğrafya içinde konaklayıp, bu mevsimde ormanı yaylak olarak kullanan Yörüklere misafir olacak bolca da fotoğraf çekecektik.
     
     
    Gölleri arkamıza alıp, Direktaş’ın tam dibinden geçerek yürüdüğümüz patikaları kesen kar birikintileri hızımızı yavaşlatıyordu. Çünkü takım sert kar yürüyüşü için donanımlı değildi ve “buraya kadar bir sorun yaşamadık son metrelerde bir terslik olmasın” diye biraz da aşırı temkinli davranarak, çevremizi kaplayan devasa kaya bloklarını da seyre dalıp fotoğraf alarak Hacer boğazına ulaştık. Üç güden beri yeşil bir yaprak dahi görmeden yol aldığımız bu kıraç taşlı coğrafyadan sonra şimdi ayaklarımızın altında uzayıp ufka kadar giden bir yeşil vadi adeta cennet bir vaha gibi geldi gözümüze… Metrelerce yükselen kaya bloklarının dik yamaçlarına serpiştirilmiş ağaçların oralara nasıl tutunduğu, nereden beslenip nasıl yaşadığını düşünürken epeyce dinlenmiş olduk. Güneş tepemizde yükselmeye başlamış ve artık yakıcı etkisini iyice hisseder olmuştuk. Dik yamaçlardan kıvrıla, kıvrıla sürüp giden iniş, ayaklarımızın altında adeta bir bilye vazifesi gören küçük taşlar, güneşin tepemizdeki yakıcı hissi, su stoklarımızın bitmesi ve rotanın bu bölgesinde su kaynağı olmaması bizi oldukça yavaşlattı. Hepsinden öte, düşme riskinin yüksek olması ve dikkatsiz bir düşüşün de başımıza açacaklarını arkadaşlarımla paylaşarak yol almaya devam ettik. Vadi tabanına indiğimizde takım bir hayli yorulmuştu; az önce ayaklarımızın altında bir çöp misali görünen yüksek çam ağaçlarının serin gölgesinde mola demek iyi geldi. Son 100 m. Yörük çadırında içilecek soğuk ayran ve isli demlikte dem almış çay umudu ve hayaliyle motive olarak tamamladık: öyle de oldu. Yörük kadın Meral ve oğlu Mahmut keçi yoğurdundan yapılmış yayla suyunda soğutulmuş buz gibi ayranları bir biri ardına taşıdı durdu bize tas tas…
     
     
     
    Hacer Ormanları, Aladağlar coğrafyasının taşlık kıraç yapısı içinde yol alırken karşınıza aniden çıkıveren bir doğal cennet. Dik kayalık yamaçlar arasında uzanan yeşil dokusu ile günübirlik yürüyüş ve doğa tutkunları için bulunmaz bir mekân. İçinde barındırdığı Fauna-Flora çeşitliliğiyle de oldukça zengin bir dokuya sahip. Bu farklı coğrafyadan, içinde geçirdiğimiz bir gece ve bir de gündüzü başka bir yazı ve anlatı konusu olarak bırakıp ayrılalım.  
     
     
    Bir buçuk saatlik bir traktör yolculuğu sonunda ulaştığımız Kapuzbaşı Şelaleleri asırlardan beri akan onlarca şelalenin doğallığı ve güzelliği kadar son yıllarda Turizm adına yapılan güya iyileştirmeler ve çevre düzenlemeleriyle tüm doğallığını yitirmiş; konaklama tesisi adıyla yapılmış çirkin yapılaşmalar sonucunda ise hızla kirlenen çok daha farklı bir Coğrafya şimdilerde. En son 12 yıl önce dağdan gelip de bir gece konakladığım eski halinden eser yok. O zaman da pek iyi olmasa da “bari öyle kalabilseydi” diyor insan. 
     
     
    Biz fotoğrafçı ve doğa gezginleri sanırım bu ülkenin doğa ve çevresine en çok zarar verilmesine sebep olan kişileriz. Deklanşöre basarak belgelediğimiz ve diğerleri de görsün diye şehirlere taşıdığımız fotoğrafların sayesinde o güzelim yerlere önce dozerler ve iş makinelerini sokarak, motorlu teneke kutuları içinde insanlar daha bir konforlu gelip görsünler diyerek, yol yapmak adına o güzelliği katledip çevre kirliliği kadar insan kirliliği de yaratma huyumuzdan vazgeçmedikçe, ben artık fotoğraflarımı saklıyorum. Yayınlasam da yer ve konum bildirmiyorum… 
     
     
    Sadece usulünce gidip görmek isteyenler dışında kimseyle de bilgi paylaşmıyorum bu da benim egoistliğim olsun… “Ama bu haksızlık bizim de oraları görmek hakkımız” diyen varsa buyursun gelsin; sıkı bir hazırlık ile peşimize düşüp, en doğal yollardan yürüyerek gitmek isteyen herkese kapımız açık. 
     
    Zeynel AYDIN
    Patikatrek Doğa Sporları