Fotoğraf Grubumuza katılın
Doğa Grubumuza katılın
Patikatrek organizasyonları Türkü Turizm güvencesi ile yapılmaktadır.
Belge no: 3959
MERHABA KEŞİF DOSTLARI

Patikatrek Doğa Sporları aracılığıyla katıldığınız dağcılık, doğa sporları, rafting, fotoğraf gezileri, jeep-safari ve doğa yürüyüşleri gibi her aktivite ile takım olma becerisi kazanacak, bir bütünün parçası olup her zaman kendinizi daha faydalı bir birey olarak görecek, takım arkadaşlarınızla birlikte heyecan ve macerayı yasarken, kendi sınırlarınızı da yeniden keşfedeceksiniz. Deneyim ve eğitimli hocalar eşliğinde yaptığımız fotoğraf gezilerinde ise ışık avcılığı yapacak,Türkiye'nin keşfedilmemiş manzarasını fotoğraf karelerine yansıtırken izleyenlerinizde gidilesi duygular yaratarak, bir nevi gönüllü turizm elçiliği de yapacaksınız; her faaliyette bizzat yaşayıp deneyimlediklerinizle evinize daha huzurlu ve daha mutlu döneceksiniz.

KEŞİF YOLUNUZ  AÇIK VE AYDINLIK OLSUN.

  • EĞİTİM VE SEMİNERLER
    Doğa Yürüyüşü ne değildir ?

    Doğa Yürüyüşleri dendiği zaman aklınıza ne geliyor bilemem; lakin bu sayfa içindeki Eğitim ve Seminer notları -Yol Hikâyeleri gibi farklı sayfa başlıklarını ziyaret ederek, içeriklerine şöyle bir göz atma imkânı bulduysanız, olabildiğince fazla, ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz. O yüzden bu yazının ilerleyen bölümleri içinde sizinle “Doğa yürüyüşleri ne değildir?” onu paylaşacağım. Bilgi kirliliği yaratmadan tamamen kendi deneyim ve yaşanmışlıklarımızdan derleyerek paylaştığımız bu bilgilerin artık birçok doğa grubu, doğasever ve hatta bu konuyu işleyerek yayın yapan web sayfaları için başvuru-referans, bilgi, kaynakça olarak da paylaşıldığını görebilirsiniz; azıcık araştırmacı yanınız varsa.

     

    Bu sayfada okuyacağınız bilgilerin özünde Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezinin neredeyse çeyrek asırlık birikimleri var, beğenseniz de, beğenmeseniz de… Bizimle veya herhangi bir grupla bugün yürüdüğünüz birçok patikada ise yirmi yıllık geçmişimizde bize yol arkadaşlığı yapan Can'ların ayak izleri ve alın terleri var… Birçok kişinin telaffuz etmekte zorlandığı ismimiz,  -yani Patikatrek adı -  İzmir coğrafyası içinde, açıp da yürümeyi unuttuğumuz patikalardan ve o patikaların açılmasına katkı koyan, alın teri döken, bugünlerde hala yürüyen-yürümeyen birçok arkadaşımızın anısına duyduğumuz saygıdan esinlenerek oluştu. Bugün yanımızda olsalar da olmasalar da, bu oluşumun ortaya çıkmasına katkı koyan, kalıcılığını sağlamak adına fikir verip öneri sunan, bu sporunun yapılabilirliğini kolaylaştıran herkese minnet borcumuz var; o yüzden Türkiye’nin ilk Marka Tescil Belgeli “Doğa ve Fotoğraf Grubu” olmanın mutluluk ve ayrıcalığını da biliyoruz, sorumluluğunu da… Yapmak gayreti içinde olduğumuz bu sporun gelişmesi yolunda attığımız her adıma el uzatıp destek olan da bizden, dil uzatıp köstek olan da… O dillere acı biber sürecek halimiz yok; ama keşke kolay olanı seçip bizi eleştirirken, bize cevap hakkı vermeyiş sebeplerini de açıklayabilselerdi hitap ettikleri kitleye… Demem o ki, varın siz kırlarda bayırlarda özgürce zıplayan bir tavşan olun; ki hangi avcının masasında meze olursunuz bizim derdimiz değildir; bırakın da biz kendi kabuğu içinde saklanan, usul usul yol alan bir kaplumbağa kalalım…Zor anlarda bizi hayata bağlayan içine saklandığımız kurallar dizinidir sırtımızda taşıdığımız kabuğumuz...


    Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi olarak geride bıraktığımız onca yıl içinde, sorumluluğunu yüklendiğimiz misyonun gereği olarak, Doğa Yürüyüşleri Sporunun oturmuş ve kabul görmüş birçok kuralını yazma ayrıcalığı ve bu sporun daha çok kitleye ulaşıp, sevilerek yapılıyor olmasına koyduğumuz katkının da farkındayız; siz bizi tanıyor olsanız da, olmasanız da; biz hep durduğumuz yerin bilinciyle hareket ediyor olacağız merak etmeyin...

     

    20 yıla uzanan geçmişimizde, her yeni sezonun başında, ya da sonunda, hem geçmişimizi ve geldiğimiz noktayı anımsamak, hem de geride kalan sezonun kısa bir değerlendirme ve kritiğini yapmayı alışkanlık edindik… Bu yazı ve içeriği de bu kapsamda kalem alındı ki bir övgü, bir payelenmeden çok hakkımızda yapılan eleştirilere cevap olması kadar, öz eleştiri niteliği de taşır…

     

     

    Eğer, insanlık tarihi hakkında az da olsa bilgi sahibiyseniz, milyon yıllık süreçte insan-doğa ilişkisi ve insanın doğa ve doğa olaylarına karşı verdiği mücadele ile doğaya egemen olabilme gayret ve çabalarını görürsünüz… Derdimiz o tarihi süreci sil baştan irdelemek değil, lakin onca yıllık süreçte insanlık sizce doğayla sürüp giden bu mücadelesinde başarılı olabilmiş midir? diye sorsam alacağımız cevapların çoğu mesnetsiz ve askıda kalacaktır eminim…

     

    Doğayı güçlü ve kalıcı kılan, kendi doğal döngüsü içinde oluşan, gelişen durum ve değişime paralel olarak da kendiliğinden güncellenen kurallarıdır ki, insanı zayıf, gidici kılan ise doğanın kurallarına karşı direnme güdüsü, onu alt edeceğine kendini inandırma aymazlığı, egosu ve kural tanımamışlığıdır… O yüzden insanın iki hayatı vardır; birisi alışık olduğu yerlerde sıradan, her zamanki yaşama alışkanlığı, diğeri de alışık olmadığı coğrafyalarda (yani doğada) bazen mecburiyetten bazen de tesadüfen bulunma durumu… O sebepten hep deriz ve tanımlarız ki doğa sizin yaşamaya alışık olmadığınız ve insana ait unsurların hiç bulunmadığı bir coğrafyadır. Kendi yaşam alanları içindeki konfor ve düzeni sağlamak adına kurallar oluşturan insanın alışık olmadığı coğrafyalarda yani doğada, doğanın gücünü bilmezlik ve onun kurallarına karşı durması, çoğunlukla da kural tanımamışlık hali o insanın bir nevi kendi sonunu hazırlama durumudur…

     

    Bir zamanlar, içinde insanın hiç bulunmadığı koca bir doğal coğrafyada, onca yıllık tarihi bir süreçte, sadece kendi güvenli yaşam alanlarını oluşturmakla ömrünü tamamlayan insan unsurunun, büyük resimde doğanın küçücük bir kum tanesi kadar bile olamayacağı gerçeğinin farkına varamayışı ne acıdır…

     

    Kendi yaşam alanlarında kendi koyduğu kurallar ve işleyişten sıkılarak, en yakın doğal alanlara kaçıp, oralardaki kural tanımamazlık halini güya “Özgürlük” olarak adlandırma gaflet ve cehaletini varın siz adlandırın ki benimkisi fazlaca acıtan bir tanımlama olmasın… İstediğini, istediği zaman ve istediği yerde, istediği şekilde yapmanın adına “özgürlük” diyebilmek cehaletten öte nedir ki?

     

     

    Bütün bunları niye yazdım; bazılarına göre sert, bazılarına göre anlamsız gelebilecek bu hitabet şeklini neden kullandım şaşırmış olabilir, hatta kendinizce buna bir takım anlamlar da yüklemiş olabilirsiniz; bu tamamen sizin algı şekliniz olup, çıkaracağınız sonuçlar da sizi bağlar. Bizimkisi, doğa dediğiniz zaman aklınıza ilk olarak, bin bir çiçekle benzenmiş kırlar, yeşile dönmüş alabildiğince uzanan çayırlar, saçlarınızı tatlı tatlı okşayan ılık bir rüzgâr, uzaktan uzağa kulağınıza gelen kuş sesleri, kekik kokulu yamaçlarda kanat çırpan kelebekler gelmesin diyedir...

     

    Günümüzde Tuvalete oturmanın bile bir edep ve kuralı varsa doğaya çıkmanın, doğada güvenli biçimde yol alarak barınmanın yani kısaca doğada bulunmanın ve özelikle de doğaya spor ve keşif amaçlı gitmenin kuralsızlığını aklınıza bile getirmeyin; oturun oturduğunuz yerde… Başınıza en ufak bir hal geldiğinde devletin güvenlik birimlerini de boşuna meşgul etmeyin… Çünkü eğitimli bir doğa sporcusu olağan üstü haller dışında doğada güven içinde yol almayı da gerektiğinde uyum içinde doğada barınmayı da bilir… Kıssadan hisse, gerektiği kadar bilgi, donanım ve eğitime sahip olmadan çok iyi bir arkadaşınız dahi olsa fiziksel, hukuksal, yasal yeterliliğinden emin olmadığınız hiç kimsenin peşine düşerek “saldım çayıra Mevla’m gayıra…” tarzında doğaya çıkmayın… Çıkarsanız sonuçlarına katlanma sorumluluğunu da başkalarına yüklemeyin… Siz siz olun önce doğayı ve doğa sporlarını tanıma eğitimlerine katılın, doğada barınma koşullarını öğrenin, doğada beslenme ve hayatı idame ettirme kurallarını ezberleyin, bir doğa sporcusu için kaybolmak diye bir mevzu olmasa da siz yine de kaybolduğunuza hükmederseniz, ne yapmanızdan çok neleri yapmamanız gerektiğini akılda tutun…

     

    Tepenizde dolaşan pamuk yığını gibi ak-pak bulutların hızlı hareketlerinin sonucunda nelerin olabileceğini, suratınızı okşayan serin dağ rüzgârlarının arkasından gelecek olanları iyi hesap edin, dağların doruklarındaki homurtuları iyi okuyun, dağlarda ve doğada güven içinde yol almanın birinci kuralının kuru kalmak olduğunu unutmadan ahmak ıslatan yağmurlarda ıslanma romantizmini aklınıza bile getirmeyin, sahip olduğunuz ekipman ve donanımların doğada güvenli bir şekilde barınma ve hayatta kalma katsayınızı ne kadar etkileyeceğini ve daha bir dizi bilgiyi dağarcığınızda saklayın…

     

    Siz siz olun, gerekmediği hallerde doğada ateş yakmayın, yakacaksanız da daha önce ateş yakılmış veya hiçbir habitatın etkilenmeyeceğinden emin olduğunuz alanları kullanın; ateşinizin söndüğünden emin olmadıkça da o bölgeyi kesinlikle terk etmeyin…

     

    Yemek-içmek, mangal yapmak amaçlı doğaya çıkıyorsanız bizim kültürümüzde onun adı Pikniktir ve o amaçla tanzim edilmiş alanları kullanın; lakin oralarda dahi her bulduğunuz ağacın dibine üstelik “Benim adım kızılcam 1924 yılında doğdum, lütfen beni yangından koruyun…” diye tabela asılmış olanların, yakınına bile ateş yakmayın… Yakarsanız da adınızın bir “doğa sporcusu” değil, “maganda piknikçi” olacağını unutmayın; ve hele ki, o halinizle gelip sakın ola bir de dağcılık, çevrecilik, doğa sporculuğu dersi vermeye yeltenmeyin bize…

     

     

    Doğa Sporlarını gerçekleştirme amaçlı bir araya geldiğiniz doğa sporları kulüp ya da gruplarının her ne kadar sosyal mekânlar olduğu gerçeğini bilseniz de, o çatıların altında sadece bu sporun yapılmasına ve de doğru biçimde yapılıyor olmasına destek verin, başka amaç ve gayeleriniz için bu yapılara halel getirmeyin…

     

    Size gerekli olan, Doğa ve Doğa Sporları ya da yapılış biçimleri hakkındaki bilgilerin daha fazlasının neler olduğunu her yeni sezonun başında Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi olarak düzenlediğimiz Eğitim seminerlerinde sizlerle paylaşıyor, o bilgileri edinen herkese kurumsal Üyelik sertifikası vererek doğada gerektiği hallerde kendi başına seyahat etme,barınma beceri ve yeterliliği kazandırmayı amaç ediniyoruz.

     

    Eylül gelmeden bize, ya da aidiyet duygusuyla bağlı oldugunuz dernek veya klübe ulaşarak eğitim desteği alabilir, yeni sezona kendinizi yeterlilikle hazırlayarak bu sporu güven içinde yapabilirsiniz…

     

    Bütün bir sezon bize güvenerek peşimizden dağlara gelen bu spora gönül veren herkese teşekkürlerimizi yolluyor, yeni sezonda sağlık ve huzur dolu günlerde yeniden birlikte olabilmeyi umut ediyoruz; kalın sağlıcakla, ayağınıza taş değmesin diyerek.

     

    Zeynel AYDIN

    Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi

  • HABERLER-DUYURULAR
    Yayladan Yaylaya Kaçkarlar

    "Bazen olmak istediğimiz yer ile olduğumuz yer arasındaki fark gözlerimizin içine baka baka sıkar boğazımızı; buna acımasız gerçek diyoruz" Herman Hesse 

                                                                  

    Daha önce bir Karadeniz dağ ve yayla gezimi yazmıştım, okuyan bilir; anılarım dün gibi aklımda tadı da damağımda. Özlemlerimin arttığını hissedince İzmir Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezinin İzfak Doğa Okulu ile birlikte ortak etkinliği olan "Kaçkarlar  2017 Dağ Doğa Fotoğraf Yürüyüşü" programına İstanbul'dan bir arkadaşımla katılmak istediğimizi söylediğimde bize memnuniyetle kucaklarını açıverdiler; her zamanki nezaketleri ile…

     

    Benim ikinci, arkadaşımın ise ilk etkinliği olan bu programı bir kaç ay heyecanla bekleyip konuşuyoruz; Patikatrek’in tüm etkinliklerinde olduğu gibi hazırlıklarımız daha aylar öncesinde başlıyor. Programın başlangıç tarihinden bir kaç gün öncede bavulumuz kapının önünde; vakit geldiğinde ise arkadaşıma gidiyorum; birlikte sabah Sabiha Gökçen'den Trabzon’a uçacağız. Eve vardığımda ne göreyim arkadaşım üç bavul hazırlamış; şaşkınla “ bunlar ne böyle” diyorum; lazım olur diye düşündüm diyor benden daha şaşkın yüzüme bakarak. Bunlar çok fazla, azaltacağız, bu program senin tahmin ettiğin gibi bir program olmayacak dediğimde yüzündeki şaşkınlık ifadesi bir kat daha artıyor. (Daha önce bir deneyimim olduğu için bilmişlik taslayabilirim... ) Arkadaşım beni dinliyor ve sonunda tek bir bavula hepsini sığdırıyoruz.

     

    Çok heyecanlıyız ikimiz de;  biz grup arkadaşlarımızdan bir saat kadar önce geliyoruz Trabzon havalimanına; grubumuzun içinden altı kişiyi tanımıyorum; diğerleri daha önceki etkinlikte birlikte olduğum arkadaşlarım; onları gördüğümde sanki akrabalarıma kavuşmuşum gibi hissediyorum kendimi... o andan itibaren,yol rehberimize gönül rahatlığı ile kendimizi emanet ediveriyoruz..  

     

    Tanıdığım altı kişi ile sanki dün ayrılmışız da bu gün buluşmuş gibiyiz; yanımdaki arkadaşımın yabancılık çekmemesi için kaynaştırmaya çalışıyorum çünkü ben ilk deneyimimi biliyorum insan biraz çekiniyor; fakat kısa süre içinde buna da gerek kalmıyor sanki hepimiz kırk yıldır birbirimizle yaşamış dostlar gibi bir sıcaklık, bir muhabbet…

     

     

    ilk durağımız Ardeşen;  karnımız aç, hava çok sıcak ve nemli, üstelik bunaltıcı. Daha önce de gitmiş olduğumuz küçük kasaba lokantasının adını Türbe diye değiştirdiğimiz için anımsıyorum;  yöresel yemeklerimizi afiyetle yiyip Laz böreklerini sıcak sıcak midemize indiriyoruz; gelemeyen dağdaşlarımıza telefonun nimetinden faydalanarak canlı yayın ile nispetimizi de yapıp yola koyuluyoruz; bunaltıcı nemli sıcak havadan kaçarcasına;  bir an önce yaylalara çıkıp derin bir nefes alabilmek amacımız..

     

    Etkinlik süresince bize kara yolu ile ve yaylalar arasında lojistik destek sağlayacak, kahrımızı çekecek olan Osman Karalı ile de orada tanışıyorum; bize yoldaşlık edecek, minibüsümüzü sürecek, sorularımıza o tatlı  şivesi ile yanıt verecek, neşe kaynağımız olan yeni damat; ben de yeni öğreniyorum damat olduğunu.. İzmir den kendisine bir dağdaş kız vermişiz gruptan; kendi de bir doğa sever, dağcı, gözlemci…

     

    Damadı görüp kızımızı görmemek olur mu? İlk durağımız Rize Çamlıhemşin'in Dikkaya köyü amacımız gelin kızımızı ziyaret etmek. Osman bizi dolduruyor minibüse ve doğru evine götürüyor.. Hasibe'yi ilk orada görüyorum; nasıl da saf bir güzelliği var kocaman gözlerinin içi gülerken, yüzünün güzelliği ve konuşurken içinin samimiyeti, bize demlediği çayı içirirken de sevecenliği hepimizi sarıyor. Gözlerindeki yaşlar özlemden olsa gerekmutlu olduğu belli; grubumuzun bir önceki dağ gezisinde tanışmışlar, Hasibe İzmir de bütün işini gücünü bırakıp aşkının peşinden kalkıp gelmiş, yol rehberimiz ve eşi Filiz Aşık Aydın huzurlu görünüyorlar kızımızı onlardan istemiş Osman; vermekle de iyi etmişler. Velhasıl yeni dostlar edinip gözümüzdeki mutluluk yaşları ile oradan ayrılıyoruz...

     

    Fırtına vadisinin kıyısından yol alarak hareket ediyoruz, yol üstündeki köylerden Çinçiva’da mola verip kahve ve çay içiyoruz;  bu arada tüm arkadaşlarım fotoğrafçı olduğu için, durduğumuz her yerde veya fotoğraflanması gereken noktalarda fotoğraf çekip duruyorlar. Fırtına vadisinden yükselerek 1800 m deki Badara Yaylasına çıkıyoruz. Yayla serinliği yüzümüze vuruyor, ilk yağmur taneleri de o yaylada omuzlarımıza hafif hafif dokunuyor. Yoğun bir sis bulutu içindeyiz etrafı göremiyoruz fakat huzuru iliklerimize kadar hissediyoruz. Yayla sakinlerinden birisi hemen grubumuza çay demliyor ve yeni yapmış olduğu karalahana dolmalarından ikram ediyor... Biz de afiyetle yiyoruz... Evlerin kenarlarında sisi içinde gezinirken yaşlı bir teyze inek sağmak için ahırına doğru yürüyor, sis içinde aniden karşılaşınca beni görüyor; "Sen kimsin ne işin var burada" diyor ters ters. Arkadaşlarım için şahane fotoğraf verecek fakat çok huysuzluk yapıp fotoğraf alınmasına izin vermiyor, eşiyle sohbet ediyor ve yarenlik yapıyoruz biz de. Sis bize yaylayı tanımak için izin vermiyor biz de tekrar yola koyuluyoruz.

     

    Programın ilk konaklama noktası olan Gito Yaylasına varıyoruz; yaylaya yakışan şahane bir pansiyona yerleşiyoruz; tertemiz, neşeli, eğlenceli Koçira pansiyonu. Koçira, sahipleri Serhan ve Turgay Bey sayesinde pansiyondan öte sıcak bir dağ evi konumunda, sobası gürül gürül yanıyor; içerisi şirin bir şekilde döşenmiş, yatakları rahat, yemekler lezzetli, güler yüz ve sohbet burada bize tüm şehir hayatını unutturacak şiddette… Gitar ve tef eşliğinde verilen minik konser ve sonradan dinleye dinleye ezberleyeceğimiz Karadeniz türkülerini, ezgilerini bizimde katılmamızı sağlayarak şahane sesleri ile söyleyip muhteşem bir gece geçirmemizi sağlıyorlar, o gece çok mutlu uyuyoruz hepimiz...

     

    Ertesi gün gün doğumunda tabaklarımızın kenarına yerleştirilmiş yayla çiçekleri eşliğinde nefis bir kahvaltı yaparak Gito Yaylası ile vedalaşıp Ambarlı Yaylasına doğru yükseliyoruz  toprak ve bozuk bir yoldan.. 

     

    2500 m. lerde bulunan Ambarlı Yaylasından yürüyerek ve biraz da tırmanarak birbirinden güzel buzul gölleri bölgesine varıyoruz.. 2800 metrede bulunan bu göller Taraklı, Sandıklı ve Kuzu gölleri; biraz daha tırmanıyoruz 3000 m ve balıklı göldeyiz. Öğle yemeği molamızı göle ayaklarımızı sokarak veriyoruz. Çeyrek ekmek bir domates yarım salatalıktan oluşan öğle yemeği mönüsü bu kadar mı lezzetli olur demekten kendimi alamıyorum. 3.156m lik Tahpur geçidine vardığımızda rehberimiz aşıtın önünde duruyor; bizi teker teker yolluyor geçide ve soruyor  "ne görüyorsun ne hissediyorsun" diye; o kadar etkiliyor ki gördüğüm manzara "anlatılmaz yaşanır" diyebiliyorum. Olağanüstü güzellikte bir panorama; kuzeymizde Ambarlı dağının doruğu, doğuda Tatos dağları grubu, batıda Baltaş aşıtı ve güneyde Verçenik ve Cimil dağları...

     

    Yo rehberimiz nereleri yürüyeceğimizi bir haritada gösterir gibi dağların karşısından kuşbakışı bakarak bize anlatıyor;  o kadar mutluyum ki o an rehberimize ne kadar minnet duyduğumu sözlerle ifade edemem; sayesinde kendimi muhteşem hissediyorum, yorgunum ama başarmanın ve bu zirvelere çıkabilmenin doygunluk hissi sarhoşluk etkisi bırakıyor üzerimde; o yüksekliklerde fazla durmadan başlıyoruz inmeye. Orta yayla köyünde bizi Osman karşılayacak minibüs ile. Yukarı çıkarken beni rahatsız etmeyen ayakkabılarım inerken rahat bırakmıyor. Bütün parmaklarım acıyor ve inişim adeta bir kabusa dönüşüyor; tabi bu durumda rehberimiz çok hassas ve tüm ekibi yavaşlatmak durumunda kalıyor, tüm yol arkadaşlarım yorgun ama bir tek ben vızıldanıyorum. Arkadaşlarım beni oyalamak için elinden geleni yapıyor fakat  ayakkabılarım cehennem gibi, yolun sonunu ağlayarak bitiriyorum... Osman'ı karşımda gördüğümde sevincimi anlatamam, canım yanmasa boynuna sarılacağım; araba nerede diyorum iki dakikalık yolda diyor. Rehberimden korkmasam ayakkabılarımı çıkarıp koşacağım. Neyse sonuçta hızlı hızlı varıyorum arabanın yanına; rehberimiz arkamdan yetişiyor son anda bir yerlerimi kırmayayım diye beni gözlüyormuş meğer. Bütün grup arkadaşlarım geride ben biran önce arabaya varayım diye koşturuyorum. Osman bu inişi kutlamak için karpuz getirmiş onu dilimlere bölmüş, ama gözüm ne karpuz ne başka bir şey görüyor; hemen arabanın içine giriyorum bir yandan da ağlıyorum canımın acısından. Rehberimiz hemen yanıma geliyor hem üzgün hem şaşkın, benden böyle bir performans beklemiyor, bana güveniyor biliyorum ama canım çok yanıyor.. yarın filan yürümeyeceğim diyorum yüzümü ekşiterek.. sesini çıkarmıyor, ayakkabılarımı çıkarmama yardım ediyor, ısrarla gel karpuz ye dese de, yemeyeceğim diye kapris yapıyorum; Bana minibüse kadar karpuz getiriyor ve tabi ki yiyorum karpuzu bütün arkadaşlarım yorgun ama hepsi güler yüzlü benim haricimde... 

     

     

    Osman bizi Çat vadisinde alçalarak Meydan Köydeki dağ evine götürüyor konaklamamız için, o kadar yorgunuz ki, neden böyle olduğunu ve bu kadar yorgun oluşumuzun sebebini anlayamıyoruz rehberimiz ilk gün olağan böyle şeyler, dağa ve yüksekliğe alışma evresindesiniz diyor... Akşam olup da günü değerlendirme toplantımızda paparayı yiyorum tabi, bir grup nasıl birlikte bir yürüyüşe çıkıyor ve birlikte yürüyorsa, son anlarda da tek başına hareket edilmemesi gerektiğini söylüyor rehberimiz gözüme gözüme bakarak... Birlikte geldiğim arkadaşım Sebahat Alan şaşkın, o kadar yoruldu ki üstelik ilk doğa yürüyüşü "yarın ben de yürümem" diyor... rehberimiz "yürümek istemeyenler yürümez, kimse zorla da yürütülmez" diye prensibini ortaya koyuveriyor; gruptaki doktor arkadaşımız Mehmet Aktaş parmaklarıma bakıyor "önemli bir şey değil yarın geçer ve yürürsün sen" diyor…

     

    Ertesi gün çok güzel bir vadide şırıl şırıl akan bir dere sesiyle erkenden uyanıyoruz er yer yemyeşil ırıl pırıl bir hava. Rehberimiz "yürüyeceğiz" bu gün dese yürüyeceğim tabi ama o, bu gün keyif yapalım dinlenin biraz diyor grubunu iyi okumuş dün belli,  "birazdan Osman gelecek ve minibüsle yaylalar arasında gezeceğiz, bugün planı biraz değiştirdim" diyor. O an rehber hocamı daha birçok seviyorum, eminim grup arkadaşlarım da benimle aynı hisleri yaşıyor.  Önce Çamlıhemşin’e iniyoruz Mustafa Çapa arkadaşımızın kızı bizimle misafirdi onu yolcu ediyoruz; daha sonra Karadeniz'in debisi en yüksek olan  Palovit Şelalesine gidiyoruz. Ne kadar güzel ve bozulmamış bir doğal güzelliğe sahip bir ülke vatandaşıyım diye mutluluk içinde şelaleyi seyrediyorum. Oradan ayrılıp Zilkaleye geçiyoruz. "kalenin içini görmek isteyenler gezebilir" diyor rehberimiz, biz de kalenin içini geziyoruz; arkadaşlarımız Hacer Aktaş ve Mehmet Aktaş fotoğraflarımızı çekiyorlar. Tekrar minibüse biniyor 2420 m rakımı olan Avusor Yaylasına geçiyoruz;  yayla yolu çok bozuk toprak bir yol, evler genelde taştan yapılmış, arabadan inip yayla evlerinin içinde yürüyor birer birer yayla halkı ile selamlaşıyoruz. "size bir sürprizim var" diyor rehberimiz, bu arada rehberimizin  geçmişte tanıdığı evlere uğruyoruz, onu anımsıyorlar ve çok sevdikleri hepsinin gözlerinden belli oluyor;  belli ki güzel izler bırakmış, hatta hiç fotoğrafının çekilmesine izin vermeyen yaşlı bir teyze sadece rehberimizin onu fotoğraflamasına izin verip poz bile veriyor.

     

     

    Rehberimizin sürprizi Simge pansiyonunda hazırlattığı öğle yemeğiymiş; çok güzel lezzette yöresel yemeklerimizi yiyip çaylarımızı içiyoruz, hatta ben bir ara şirin salonlarının minder koltuklarında güzel bir uyku çekiyorum. Yine hiç yürümeden bozuk toprak bir yoldan çıktığımız rakımı 2320 olan Huser Yaylasında  bir nine, torunu ve yavru keçisi fotoğrafların esin kaynağı oluyor, biz de gözümüzü ve gönlümüzü doyururcasına bulutların üstünden hafif bir sisle birlikte manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Keyifli bir gün geçirip tekrar Çat vadisindeki dağ evine dönüyoruz. O gece Hacer Aktaş, Sebahat Alan ve Meral Celep ile aynı odayı paylaşıp kıkırdaşarak, gülüşerek mutlu bir şekilde uyuyoruz... 

     

    Ertesi sabah erkenden kalkıyor kahvaltımızı yapıyoruz.. Osman çoktan gelmiş; pansiyonumuzu boşaltıp tekrar yola koyuluyoruz, arabada hoplaya zıplaya rotamızı Başköy Orta yayla üstünden Çermeş yaylası. Çermeş Yaylasından yürüyerek 2.795-3.000m yükseklikteki buzul göllerine çıkacağız bugün... Bu sefer Osman da dağdaşımız oluyor ve bize eşlik ediyor. Gülay Cengiz arkadaşımız portre fotoğrafı çekmek için yaylada kalmayı tercih ederek bizden ayrılıyor, biz başlıyoruz tırmanmaya; ödüm kopuyor ayakkabım yine ayağımı vuracak diye. Tam yolumuzun ortasında biri sevinçle bağırarak dağlardan iniyor, rehberimizde sevinçle bağırmaya başlıyor onu görünce, meğer Çermeş Gölünün yanında bir yayla evinde oturarak çobanlık yapan çoban Mehmet'miş gelen… Rehberimizi tanıyor uzaktan eredeyse sevinçten ağlayacak, aşağı köye telefonunu şarj etmeye ve yiyecek bir şeyler almaya iniyormuş… Hepimizle tek tek tanışıyor ayaküstü, geçen yıl gelen arkadaşlarımızı soruyor Meral Celep'i anımsıyor, nasıl candan, samimi, içten, gözlerinden sevinç fışkırıyor; ben iniyorum size yetişeceğim diyor heyecanlı bir mutlulukla. Gerçekten de biz daha yaylaya ulaşmadan arkamızdan yetişiyor; sırtında karpuz, kavun ve nevaleleri. Osman yardım etmek istese de taşımasına önce vermek istemiyor sonra zorla razı oluyor… Neşe içinde konuşa konuşa yukarı nasıl çıktığımızı anlayamıyoruz bile, hepimiz çok keyifliyiz. Çoban Mehmet bizden önce gidiyor taştan yapılmış evine ve bizi tulum çalarak karşılıyor; bizim yorgunluğumuz da kalmıyor elbet. Hemen gölün yanına yayılıyoruz, tulum müziği eşliğinde, dağların arasında, lacivert gölün çevresinde, sıcacık sevgi dolu; şehir hayatının keşmekeşi içinde unutulan, kaybolmuş insansı duygularımız coşuyor bu dağ başında... kısıtlı imkanlarda, gaz ocağında çay yapacak kadar engin misafirperverliği ile çoban Mehmet paylaşmanın en güzel dersini veriyor hepimize... Filiz Aşık Aydın, Elif Sındır, Meral Celep, Aysel Sığırlı, Sebahat Alan, Hacer Aktaş ve ben yedi bayanız, hepimize yaylada yetişmiş ve kurutularak demet yapılmış, sarı çiçekli buketler hediye ediyor aşağıda bir arkadaşımız daha olduğunu söyleyince ona da vermemiz için bir buket daha veriyor.. Ersin Şengül "bana yok mu peki " diye sorduğunda son kalan elindeki buketi de eşine vermesi için ona hediye ediyor... Taştan yığma evden çok sıradan bir barınak  denecek yaşam alanının duvarlarına asarak beklettiği tüm çiçeklerini bize paylaştırmış oluyor…

     

    Yol rehberimiz artık yola çıkma zamanının geldiğini söylediğinde tulumunu eline alıyor ve uğurlama müziği de  ( yol havası) çalarak bizi uğurluyor;  hepimiz buruk, biraz duygu yüklü çoban Mehmet'i orada bırakarak vadide inmeye başlıyoruz; biz gözden kaybolana kadar bize tepeden bakıp el sallıyor tulum çalarak uğurluyor çoban Mehmet. Onun vermiş olduğu çiçek buketini hepimiz saklayacağız ve baktıkça onu anacağız bunu adım gibi biliyorum…

     

    Minibüse vardığımızda Gülay arkadaşımızı alıyoruz, çok güzel fotoğraflar çektiğini ve yayla sakinlerinin onu çok güzel ağırladığını söylüyor, hediye çiçek buketini ona teslim ediyoruz…

     

    Aynı günün akşamında Elevit yaylasına geliyoruz ve pansiyonumuza yerleşiyoruz. Rehberimizin tanıdığı ve daha önce gelip gittiği yayla evinden bozma şirin bir yer; sahibesi Nevin hanım dünya tatlısı bir kadın orada kaldığımız sürede kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor. Nasıl bir huzur, bir dinginlik; manzara desen muhteşem, her yer yeşil, sadece pansiyonumuzun kıyısından akan su sesi sessizliği bozan; yorgun ruhum dinleniyor…  İçeride odun sobası gürül gürül yanıyor aylardan Ağustos’un ortası... Nevin hanım bizi ertesi gün beklediği için yemek yapmadığını söylüyor fakat hepimizi de doyurmayı başarıyor; çok maharetli çünkü…

     

    Telefonlar çekmiyor; sohbetlerimiz keyifli, yüzlerimiz güleç, yorgunuz ama kimin umurunda...

     

    Ertesi sabah da yine erkenden kalkıyor kahvaltımızı yapıyoruz;  rotamız bu kez  2.587 m. deki  Haçıvanak Yaylası. Toprak ve yumuşak bir zeminden otlara basa basa yürüyoruz, Micovit gölüne doğru. Yaylanın hemen yanından akan suların üzerinde taşlara basa basa, yoğun bir sis bulutu eşliğindeframbuaz yiyerek, hayır hayır kapışarak demeliydim; 3.000 m rakımlarda yine turkuvaz rengi bir buzul gölü; etraf sakin ve dingin, kendi yalnızlığında akıp gidiyor zaman.Yaklaşan yağmur bulutlarına bakıp Sis basmadan pansiyonumuza dönüyoruz, tatlı bir mutlulukla… Nevin hanımın hazırlamış olduğu Elevit çorbası ve lezzetli yemeklerini ayrıca baklavasını yiyor keyifli sohbetler ediyoruz; gülüşüp kıkırdaşıyoruz ve yine huzurlu bir uykunun derin rahatlığı...

     

    Bugün ki rotamız Karmik Yaylası, kahvaltımızı ediyor yola çıkıyoruz; yine hoş ve yumuşak bir yol, rehberimizi bizi iyice çözmüş olmalı ki rotaları da ona göre belirliyor sanki; sis arkamızda, biz önde yine vurduk kendimizi başı dumanlı dağlara doğur... Karunç Yaylasının önünden geçiyoruz… Trovit Yaylasında çay içiyor, dinleniyoruz.. Trovit Yaylasının evleri şahane bir mimari ile inşa edilmiş taş ve hepsi eski;  hayranlıkla bakıyoruz,  arkadaşlarım fotoğraflarını çekiyorlar. İleride yükseklerde  hava biraz kararmaya ve bulutlanmaya başlıyor, rehberimizin gözü başımızın üstünden akıp giden bulutlarda; Trovit Yaylasından  çıkıp Karmik Yaylasına doğru ilerlemeye başlıyoruz fakat rehberimiz yarı yolda havayı kokluyor ve bize kısa bir mola verdiriyor, dere kıyısında öğle yemeği molası yine ayakları buz gibi akan suda serinletme;  sonrasında geri dönelim diyor rehberimiz; biz hava açık desek de yağmur geliyor diyerek…  Karmik Yaylasını uzaktan görüyor ve geri dönüyoruz ve olan oluyor elbette… Elevit Yaylasındaki  pansiyonumuza az bir mesafe kaldığında yağmura yakalanıyoruz; yağmurluklarımız hazır, yavaş yavaş başlayan yağmur gök gürültüsü ile sağanak haline dönüşüyor ve çok yakınımıza yıldırım düşüyor; pansiyona geldiğimizde sırılsıklamız ama kimsenin şikayeti yok. Düşen yıldırımlardan sebep Pansiyonumuzda elektrik de yok ine de hiç keyfimiz bozulmuyor; mutluyuz, huzurluyuz; lezzetli yemeklerimiz hazır, sohbetlerimiz hoş… 

     

    Yardımlaşmanın ve birbirimize ihtiyaç duymanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum… ve daha çok duygusal olarak bağlanıyorum grup arkadaşlarıma; sanki yıllardır bu arkadaşlarımla bir aradaymışız hissini yaşıyorum dostluk duygularımı pekiştirerek.

     

    Ertesi sabah Elevit Yaylasındaki pansiyonumuzdan da bavullarımızı toparlayıp ayrılıyoruz; Nevin hanımla öpüşe koklaşa vedalaşıyoruz…

     

    Osman’ın işi varmış onun yerine arkadaşı Ercan geliyor bugün; yeni rotamız Amlakit Yaylası;  giderken Trovit Aşıtında duruyoruz ve tüm vadiyi ayaklarımızın altına alıp bir gün önce yürüdüğümüz yaylaları kuşbakışı seyrediyoruz yine; fotoğraflarını çekiyoruz, hatta horona duruyoruz bildiğimiz kadar…

     

    O kadar çok Karadeniz şarkıları dinliyoruz ki artık sözlerini bile ezberlediğimizi fark ediyoruz; rehberimiz önde yürürken söylüyor biz tekrarlıyoruz... 

     

    Artık ayaklarım alışıyor ayakkabılarıma canım filan yanmıyor keyfim yerinde…

     

     

    2.450 m rakımlı Samistal Yaylasındayız;  rehberimiz inin diyor yaylaya varmadan biz de iniyoruz; meğer indiğimiz yer telefon tepesi yani telefonların çektiği alanmış. Samistal Yaylasında kısa bir gezinti yapıyoruz, Amlakit Yaylasına yürüyerek ineceğiz... karşı dağlarda Pokut ve Sal Yaylalarını görüyoruz uzaktan uzağa... Samistal Karadeniz’in en yüksekte olan yaylasıymış… Ercan çantalarımızı minibüs ile Amlakit Yaylasına götürmek için ayrılıyor bizden; yine dağlarda ve yine ayaklarımızın altında uzanıp giden geniş, ormanlık bir alan yürümeye başlıyoruz; bir yandan Likapa yiyoruz, yani yaban mersini; bu arada Mustafa Çapa devamlı gurubumuzu fotoğraflıyor; onu bir önde bir arkada bir tepede bir aşağıda görüyorum. Uzun bir inişten sonra orman içine giriyoruz; "hızlanın, yağmur geliyor" diyor rehberimiz ama orman öyle güzel ki; rehberimizin istediği hıza erişemeyince yağmura yakalanıyoruz;  bardaktan boşalırcasına yağan yağmuru bir yayla evinin saçağı altına girerek izlemeye başlıyoruz… Pansiyonumuz karşımızda öylece bakıyoruz... Yine sırılsıklam oluyoruz; yine yağmurluklarımız üzerimizde lakin yetmiyor ama hepimiz bunun da keyfini çıkarıyoruz;  hiçbir şey keyfimizi bozamıyor anlayacağınız… Sonunda yağmur hafifliyor ve biz pansiyonumuza gidebiliyoruz... Odalarımıza yerleşip banyolarımızı yapıyoruz. Ufuk Pansiyon; şirin bir pansiyondayız şahane bir manzarası var; akşam yemeğine vaktimiz var. Filiz Aşık Aydın, Meral Celep, Elif Sındır ve ben okey masası kuruyoruz; yan masamızda Mehmet Kaymakçı, Mehmet Aktaş, Ersin Şengül bazen Mustafa Çapa ve Rehberimiz okey oynuyor... Onlar ciddi ciddi oynarken biz kahkahalar atarak birbirimize sataşarak oyunu sulandırıyoruz... Çok mutlu ve keyifliyiz... Çok da açız yemek saatini dört gözle bekliyoruz…

     

    Akşam Elif Sındır kaç gündür söylemediği bir derdini söylüyor; ayak başparmağında tırnağının bir sorunu var; o kadar çekingen ki hiç ses etmiyor, neredeyse düşmek üzere olan  ayak tırnağı ile günlerdir yürümüş; kendimden utanıyorum.. Doktorumuz dağdaşımız Mehmet Aktaş artık yürümemesine karar veriyor ve son iki gün istirahat diyor... 

     

    Neşe içinde yemeklerimizi yiyoruz; karşımızda oturan bir grup var onlar da çok neşeli tüm Karadeniz şarkılarını tekrar tekrar dinliyoruz tulum eşliğinde, bu kez tulumcular daha profesyonel; yerel sanatçı Gökhan Birben’e eşlik eder çalarlarmış;  iyice keyifleniyoruz… onların eğlencesi ilerleyen geceye rağmen daha sürüyorken bizim yatmamız gerekiyor; ertesi gün Hazindak yaylasına gideceğiz; Aysel Filiz Aşık Aydın ve Hacer Aktaş daha önce gittikleri için biliyorlar ve bize yolumuzun çok keyifli olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de bir müddet toprak yoldan gittikten sonra orman içinde tarihi bir patika yola girerek ormanda yürüyüşümüze devam ediyoruz…  Muhteşem güzellikte bir yoldayız… 1.967m rakımlı Hazindak Yaylasına erişinceye kadar yürüdüğümüz bu yol seyahatimin en güzel anılarından biri olarak hafızama yerleşiyor... Hazindak Yaylasında rehberimizin tanıdığı dostları var.. bizi neşe ile karşılıyorlar.. Karadenizlilerin o muhteşem misafirperverliği ile ağırlıyorlar; muhlamalar yapılıyor, baklavalar çıkarılıyor; elbette yanında çay. Bizde bir keyif bir keyif adeta düşman çatlatıyoruz... Tekrar aynı yoldan iniyoruz Amlakit Yaylasına, bir mutluluk bir mutluluk.. kıkır kıkır kikirdiyoruzyol boyunca... Birbirimize çok alıştık çok…

     

    Meral Celep bizden bir gün önce dönecek… telefonlar çekmediği için elinde telefon köşe bucak çeken bir yer aradı durdu… bazen pencere önünde, bazen pansiyonun köşesinde onu elinde telefonu ve gülen gözleri ve güzel yüzü ile onu da aklıma kazıdım… 

     

    Gece oda arkadaşım Sebahat Alan'a soruyorum,” pişman oldun mu bana takılıp geldiğine” diye;  asla pişman olmadım hatta hayatımın en anlamlı yolculuklarından biri oldu, beni böyle değerli bir gurupla tanıştırdığın için teşekkür ederim diyor…

     

    Ertesi gün buruk bir şekilde Meral Celep'i uğurluyoruz; tekrar görüşeceğimize söz alarak..

     

    Ersin Şengül son parkur için gelme taraftarı değil, biraz dizini dinlendirmek ve yaylayı tanımak istediğini söylüyor ve biz de son parkurumuzu yürümek üzere yola çıkıyoruz. Karmikureç buzul gölüne doğru bu kez rotamız…

     

    Yollarda Aysel ve Hacer evlerine götürmek üzere frambuaz ve likapa topluyorlar; Hacer benim de daha önce dağdaşım olan ablası Sevgili Züleyha Aktaş'a götürecek, Aysel ise küçük yeğenini tanıştırmak istiyor bu nefis tat ile; ben, hatta hepimiz toplamasına yardım ediyoruz; bir yandan da yiyoruz tabi; mükemmel bir yabani lezzet bu.

     

    Karmikureç buzul gölüne vardığımızda rehberimiz suyun çekilmiş olduğunu söylüyor; Karadenizde de kuraklık başladıysa varın gerisini siz düşünün artık; gölün etrafına her zaman ki gibi yayılıyoruz... Yorgunuz… Hacer büyük bir cesaret gösterip ben göle gireceğim diyor, giyiniyor ve serin sulara karışıyor... Yanımda mayom yok zaten pek niyetim de yok ama öyle hoş yüzüyor ki;  imreniyor, kıskançlıktan çatlıyorum... Çatladığımı anlamış olmalı ki istersen mayomu verebilirim diyor; zevkle kabul ederek giysilerini giyiyorum ve serin sulara kendimi atıveriyorum; o kadar mutluyum ki… Bir buzul gölünde yüzmek her kula nasip olacak bir şey değil; gerçekten çok mutluyum…

     

    Ve tekrar pansiyona dönüş başlıyor... 

     

    Son sabah Osman bizi almaya geliyor… Trabzon havalimanına götürecek; hazırlanıyoruz ve yola çıkıyoruz. Alışveriş ederek, güle oynaya Trabzon’a varıyoruz ve ona çok teşekkür ederek vedalaşıyoruz ama sadece yolculuğumuzdu sona eren dostluğumuz uzun sürecek bundan sonra eminim... 

     

    Dağdaş ve yol arkadaşlarımızla, dostlarımızla da yolculuğumuz daha bitiyor; artık onlar İzmir'e biz İstanbul'a; İçim bir hoş biraz buruğum. Onların bana neler kattıklarını bir bilseler; sadece dağ, orman, yayla, doğa yolculuğu değil bu; hayata bakış açını değiştiren derin dostlukların da oluşmasına dayanan keyifli bir yolculuk, kahkahalarım hep bu yüzden...

     

    Bizi aynı çatı, aynı bakış altında toplayan Sevgili Yol rehberimiz ZEYNEL AYDIN bizim böyle güzel anılar ve anlar biriktirmemize sebep olan sizsiniz; size olan güven ve inancımı hiç zedelemediniz… Sizin için burada ne yazsam, nasıl övgülerde bulunsam az olacak; sizi tanımak için mutlaka etkinliklerinize katılıp yaşamak gerekmektedir ki siz her zaman böyle etkinliklerde benim başkahramanımsınız;  sonsuz teşekkürler…

     

    Mahmure Erten/İstanbul

    23 Ağustos 2017

  • YOL HİKAYELERİ
    Taş bağırlı Dağlar- Aladağlar

    Aladağlar; Türkiye’de dağcılık sporu yapmak isteyenlerin anaokulu, Anadolu coğrafyasının taş bağırlı dağları. On yıllar önce başlayan tanışmışlığımızdan bu yana akraba kaldığım dağlar. Orama burama batan taşlarına aldırmadan, ana kucağındaki huzur ile koynunda uyuduğum ve olanca vahşi görünümüne rağmen içinde keyifle yol aldığım, doruklarına baktıkça "Hiçlik" mertebesine erdiğim dağlar... Haydi hep birlikte birkez daha gidelim taş bağırlı dağların kucağına, ana ocağına gider gibi...

     

    2017 yaz dağcılığı programını yaparken dağdaşlarımın da arzusu üzerine ilk kez 2002 yılında, elimizde bir adet 1/25.000 lik harita ile iki kişi geçtiğimiz Aladağlar Transit dağ yürüyüşümüzün tekrarına karar verdik. 2002’deki ilk yürüyüşümüz aslında dağı tanıma ve bir keşif yürüyüşüydü ki aslında olmayacak bir şey yaptık; İzmir’den kalkıp otobüsle Niğde’ye gelerek ve geldiğimiz günün tam ortasında yani saat 11.00 gibi ağır kamp çantalarımızı da sırtımıza alarak dağa girdiğimiz, iki tam güne sığdırılan çılgın bir etkinlikti. Belki de o yüzden olsa gerek dağa alışmadan, dağı gözlemlemeden ve hiçbir aklimatizasyon çalışması yapmadan dağa girmenin organizmamda yarattığı tahribatın hala izlerini taşır belleğim… 
     
     
     
    Tam dört yıl sonra 2006 nın bir Haziran ayında Sinop’lu dostlarıma söz verdiğim için aynı rotaya tekrar girdik; Yıllar sonra bugün 2017 nin Haziran ayında tekrar girmek kararı aldığımız Aladağlarda, 2.090 m rakımlı Sokullupınar bu rotanın klasik giriş noktası olup, zorluk derecesi düşük olmakla birlikte 3.450m’ye  kadar yükselerek dağı aşmak gerektiği için aynı gün içinde 1.400m gibi bir rakım yükselişi söz konusu ve esas zorluğu da oradan gelir. Eğer yeteri kadar hazır değilseniz ve üstüne üstlük bir de yüksek tempoda rotaya girer, mademki geldik diyerek Embler (3.723m) zirve tırmanışını da programa eklerseniz yüksek dağ hastalıklarına yakalanma ihtimaliniz de bir o kadar artar. Tüm bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, dağı da tanıyor olmanın avantajıyla programımız erken planlandı ve katılımcıların motıvasyon çalışmaları ile birlikte fiziki hazırlıklarını aynı süreçte kontrol edip yönetme imkânı da bulduk… Şanslıydık; çünkü etkinlikte yer alacak arkadaşlarımızın hepsini günü birlik doğa yürüyüşlerimizden tanıyorduk ve takımı oluşturma aşamasında seçim yaparken özel olarak çalıştık. Her zaman dört dörtlük bir takım yapma imkanımız olsa da aralara deneyimsiz ama istekli, motive olmuş yeni arkadaşlarımızı alma alışkanlığımızı bu programda da yerine getirerek ilk kez katılacak olanlara yer açtık. 
     
                                                                               ***
     
    Hangi dağ olursa olsun, dağa gitmenin felsefesi farklıdır bizde; sanki kutsal bir hac yolculuğuna çıkıyormuşçasına özenle hazırlanır, henüz dağa girmeden dahi dağcılık sporunun gerektirdiği yüksek disiplinle dağa girer, dağda kaldığımız süre içinde sadece yol rehberimize tabi olup onun aldığı kararlara koşulsuz itaatle hareket etmek ana ilkemizdir… Ancak koşullar hafifleyip de, dağın keyfini çıkartmak gerektiğinde ise üstümüze yoktur; yine de dağ koşullarını bilerek şamatalarımızı bile bir disiplin bir kalite çemberi içinde yaparız ki, dönüş yolunda yaşadıklarımız ve dağda biriktirdiğimiz anılar hep güzel ve hatırlanası anlatılası birikimler olarak girer belleğe. Bir sonraki gidişe kadar da anlatılır durur masalsı bir dille. 
     
     
    Bu yıl, Ramazan bayramı daha bitmeden sırt çantalarımız düzenlendi; eksikler tamamlandı ve bayramı yaşamayı bile unutturan bir heyecanla son gününde, aniden bastıran yaz sıcaklarından kaçarcasına bindik servis aracımıza; gün geceye dönerken. Takım içinde bu rotaya kısmen giren sadece Filiz idi… Diğer arkadaşlarımın çoğu kendilerini bekleyenlerin ne olduğunu sadece anlatıldığı kadar biliyorlardı. O yüzden olsa gerek hepsinde bir heyecan bir merak… Bendeki heyecan ise başka bir boyuttan besleniyordu; her ne kadar Mehmet Şenol “ağabey sorun yok” dese de takımın deneyimsiz oluşu ve teknik malzeme almayışımız sebebiyle, olası kar geçişleri ve inişlerde sorun yaşama endişesi gerçekle yüzleşinceye kadar hiç geçmedi bende… 
     
     
     
    Mahmure, ta İstanbul’dan kalkıp geldi; günün sabahında, taze demlenmiş bir çay eşliğinde İzmir boyozu yiyerek heyecanını bastırmaya çalışsa da uzun bir gece yolcuğundan çıktığı için güne uykusuz başladı. Yetmez gibi üstüne bir de 12 saatlik Niğde yolculuğu eklenirse iki gecelik uykusuzluk, ilk kamp gecesi de çadır hayatına alışık olmadığı için geçecek bir uykusuzluk gecesi onun henüz dağa girmeden bütün enerjisini harcaması demek olacaktı ki Allahtan Ayşe yetişti imdada, alıp götürdü eve; uyusun biraz diyerek.
     
     
    Gittiğimiz günlerde Egeyi yakıp kavuran sıcaklardan kaçar gibi gecenin serinliğinde yol alarak sabah erkenden Niğde şehir merkezine ulaştık ve Seval’in günler öncesinden ayarladığı çorbacıyı aramaya başladık.Niğde çarşısındaki Beykoz çorbacısında bol sarımsaklı işkembe çorbası içerek tarihe bir not daha düştük. Eksik gedik ne varsa ilk açılan marketlere dalarak tamamlandı; bu kez yönümüz Aladağların sarp yamaçlarına bakarak gününü gün eden Çamardı kasabası. Çukurbağ köy sapağındaki benzincide Mehmet’in traktörle gelişini beklerken kokulu Niğde gazozları da içildi; gazlı gazlı… Mehmet Şenol ile 2000 li yılların başına kadar uzanan bir dostluğumuz var; öyle ki daha emeklerken fotoğraflarını çektiğim oğlu Recep bizi yarın Dağa götürecek, katırlar ile eşyalarımızı taşıyacak iki gün; hey gidi yıllar hey, bu nasıl bir hız, anlatıverin hele bana…Neyse anılara dönersek çıkılmaz içinden…Mehmet daha aylar öncesinden sipariş ettiğim Elma ağacını büyütmüş saksıda. Çaylar içildi, kirazlar yendi bahçedeki ağaçlardan ve yolcu yolda gerek diyerek tekrar traktöre binilerek dağa giriş yerimiz olan Sokullupınar kamp alanına ulaşıldı; tozlu topraklı yolda. Öğlen güneşi altında çadırlar kuruldu; lakin çadıra girip dinlenmek ne mümkün, yumurta pişer içinde. Ana kamp çadırı olarak kurulan kıl çadır sanki daha bir serin; içindeki çakıl taşlarına aldırmadan sere serpe dağıldık ve herkes bir köşeye kıvrılıp uykunun o çıldırtan cilveli hallerine yenik düşüverdi.
     
     
     
    İlk günün yorgunluğu ve heyecanı geçince, çadırımızın tam karşısında devasa duruşlarıyla hadi gel diyen 3.700 lük zirvelere biraz olsun yaklaşmak ve ertesi gün zorlu geçeceğini bildiğim tırmanışlar için yüksek dağa uyum (Aklimatizasyon)  olur diyerek kamp alanından ayrılarak taş bağırlı dağların koynuna doğru biraz olsun yaklaşmaya karar verdik. Aslında çok basit ve kısa olan bu rotayı bilerek zorlaştırıp biraz da uzatınca ertesi güne kimlerin hazır kimlerin umutsuz vaka olduğunu da görme şansı buldum. Aslına bakarsanız eğer dağcılık disipliniyle hareket edecek olsam takımın yarısını dışarıda bırakmak gerekirdi; lakin onlara olan güvenim yine de tam ve bir sağlık sorunu yaşamazlarsa düşük riskli bu rotadan hep birlikte çıkabileceğimize inanıyordum. Onlara bu şansı vermez isem bu deneyimi başka nasıl kazanacaklar diyerek kaldırabileceğim kadar risk üstlenip ertesi gün tam takım rotaya girmeye karar verdik.
     
     
    İlk günün akşam yemeğini bizim o şamatacı bildiğiniz hallerimiz içinde kıl çadırda hazırlayarak yedik; ertesi günü bir kez daha sözlü olarak tüm takıma anlattım; rotada nelerle karşılaşabileceklerini risklerin neler olduğunu dilim döndüğünce… Pür dikkat beni dinleyen gözleri görünce işimizin o kadar da zor olmadığı kanaatine vararak çadırlara girdik. Takımda birçok arkadaşımın gece çadır toplama deneyimi yoktu ve o yüzden toplanma süresini biraz uzun tuttuk. Sabaha karşı en geç 05.00 de rotaya giriş yapmamız gerekiyordu ve küçük bir sapma ile gün aydınlanırken kendimizi patikada yürürken bulduk. Çanta ve kamp malzemelerimizi arkamızdan katırlar taşıyacak.
     
     
    Yürüyüş ve tırmanış tempomuzu başlangıçta nasıl ayarlarsam çıkışı da aynı şekilde bitirmem gerektiğini bildiğimden, olası riskleri de hesap ederek olabildiğince düşük bir tempoda tırmanışa başladık. Karayalak vadisine girişte kapı diye adlandırdığımız 2.500m rakımlı noktaya geldiğimizde kamp alanından yaklaşık 400 m gibi yükselmiş olduk. Takımım bu rakımı yaklaşık bir saatte aldı ve zirve hariç Çelikbuyduran geçidine kadar toplamda 1.400 m lik bu yüksekliğe sorun yaşamadan kaç saat içinde çıkabileceğimizin ipuçlarını da o anda hesaplama şansı buldum. Hazırlıklı ve ortalama bir sporcunun 4 saat içinde alabilmesi muhtemel olan hedef noktamıza biz 5, hadi bilemedin 6 saatte varırız hesabıyla varış saatimizi en geç 12.00 olarak yazdım belleğe.Bu süreyi kısaltmaya kalkmak tempoyu yükseltmek demekti ki o durumda Aklimatizasyon sorunlarının baş gösterme ihtimali de bir o kadar yüksekti.
     
    İlk mola ve nabız kontrollerini Kapı girişinde yaparak rotaya girdik. Nabzı yüksek olan ( Sigara kaynaklı ) ama küçük dinlenmelerde düşme periyodu istikrarlı olan arkadaşlarım kendini belli etmeye başladı. Bu tempoyu biraz yükseltmenin ciddi sorunlar yaşatacağı aşikârdı artık. Takımda yer alan doktorumuz sevgili Mehmet Aktaş ve her zaman her durumda gülen yüzü ile yanımda yer alan hemşiremiz sevgili Ayşe Yıldırım’ın varlığı içimi rahatlatsa da tempoyu biraz daha düşürüp mola sayısını artırarak 2.060 m lik ana kamptan 2.900m rakıma yaklaşık 3 saatlik bir zaman diliminde vardık. Hepsini doğa yürüyüşlerinden tanıdığım yol arkadaşlarımın gün içindeki olağan, maksimum yükselme rakımına da böylece ulaşmıştık. Mola dedik ve enerji takviyesi ihtiyaç giderme vs derken süreyi biraz uzattım. Çelikbuydurana doğru kıvrılan son düzlüğe tırmandıktan sonra 3.000 m rakımlardaki görüş mesafesinin uzaması onları biraz olsun rahatlatır diye düşünüyordum ve kontrolü elden bırakmadan neşe içinde, espriler yaparak bazen de hedef şaşırtıp yüzlerdeki ifadeleri okuyarak yeniden tırmanmaya başladık; öyle ya, ısınan kasları soğutmamak henüz açılan nefesleri köreltmemek gerekiyordu.
     
     
     
    Sorun yaşatma ihtimali olan arkadaşlarımızı kontrol amaçlı aralara yerleştirdiğimiz görevli dağdaşlarım, doktor ve hemşire arkadaşımızla sürekli göz temasında kalarak yeniden tırmanmaya başladık; vira bismillah…
     
    Doğa yürüyüşlerinde dahi emniyet amaçlı bu uygulanın ne kadar yerinde bir karar olduğunu bir kez daha test ettik 3.050 m.lerde; çok arzu etmesek de… Karasay ve Eznevit zirvelerini arkamıza alıp da yönümüzü Çelikbuydurana doğru döndürdüğümüz anda geriye doğru baktım ve tırmanışın başından beri gözüm üstünde olan bir arkadaşımla göz göze geliverdik; “hocam başım dönüyor benim “ dediği anda  ön ve arkasındaki görevli arkadaşlarımın kolları arasındaydı ve usulca uzattık yere… Kısa bir mola daha. Nabız kontrolleri yapıldı ve kan şekerinin düşmüş olma ihtimaliyle gerekli takviyeler de yapıldı; sıcak sıvı alımıyla desteklendi ve tam bayılma aşamasına varmadan toparladı kendini… Şükürler olsun; atlattık.
     
     
    Tırmanışın son etabında tempoyu biraz daha düşürerek 3.460m lik Çelikbuyduran – Yedigöller aşıtına saat 11.30 da ulaştık; toplam tırmanma süresi 6.Saat 15 dakika… Sabah saat 05.15 de başlayan tırmanışımız küçük bir zaman sapması ile olağan şekilde tamamlandı. Arkamızdan soğuk esen şiddetli rüzgârdan kendimizi korumak amaçlı sığındığımız küçük bir çukurun içinde toplandık ve Öğle yemeği molası dedik… Herkes yorgun ama hedefe sorunsuz varmanın tatlı heyecanı var yüzlerde. Solumuzdaki Embler ( 3.723m ) zirve rotası ve doruklardaki bulut hareketleri gelmeyin der gibi bize bakıyor… Yaklaşık 300m lik son bir hamle; var mı gelen?… İstemeyenlerin sayısı çoğaldı; istekli olanlar ise acabalar içinde. Yedigöller kamp alanına kadar daha yürünmesi gereken uzun bir mesafe var; olası bir sakatlanma riskine karşı Embler zirveyi başka bir sefere bırakarak yönümüzü Yedigöller’e çevirdik; tam da o esnada eşyalarımızı taşıyan katırlar da aşıtta göründü… Rahatlamıştık. Öğle yemeğinde alınan takviyeler ile moraller ve motivasyon biraz daha yükseldi ve serbest stilde yürüyerek, bol, bol fotoğraf da alarak, küçük gölün yanındaki düzlük alanda, eriyen kar sularının oluşturduğu derelerin kıyısında çadırlarımızı kurduk. Su buz gibi, vücut sıcaklığına ulaşmadan içmek yasak, yorgun ayakları suya sokmak ise Hipotermi’ye davetiye çıkartır; lakin yine de ayaklar suda; kimse 10’a kadar sayarak dayanmaya çalışmasın deyip izin verdik; her şey kontrol altında. Kamp alanında üç kişilik bir ekip daha var; kısa bir tanışma faslından sonra dün gecenin hava durumunu da öğrendik; şiddetli rüzgâr, haydi hayırlısı diyerek dinlenmek üzere çadırlara çekildik. Rakım 3.000m, hava açık ve güneşli, sıcaklık 23 ‘C lerde; rüzgâr K.Batı istikametinden ara, ara şiddetli…
     
     
     
    Anadolu insanı üzerinde dağların hep özel bir yeri vardır. Öyle ki Anadolu’da dağlar, kimine göre delik deşik edilen, kimine göre un ufak edilerek kalburda elenen, bir sevda uğruna Ferhat’ın baştan aşağıya yardığı, Karacaoğlan’ın mor sümbüllü dağlarıdır… Kimine göre içinde bir kaybolmuşluk anı yaşanırken yalvar yakar yol istenen başı yüce yüce karlı dağlardır… Bizim üzerimizdeki etkisinin neler olduğunu dile getirdiğimiz onlarca yazımız var (www.patikatrek.com ) ; şimdi tekrara düşmeyelim… Yazının başında dile getirdiğimiz gibi hangi dağın koynuna girip de doruklarına doğru baktığımızda “Hiçlik” mertebesine varabilmektir gaye. İlk kez dağa girdiğim her yol arkadaşım bu huyumuzu bilir ve dağa hep aynı saygı çerçevesinde bakar oluruz; gönül birliği içinde. Aladağlar coğrafyası Yedigöller Platosunu çepe çevre sarıp sarmalayan taş bağırlı zirvelere bakıp kaldıkça, aynı duygular içinde bir kez daha yüzleşiriz kendimizle. Platonun tam ortasındaki göllerin arasından bir kule gibi yükselen Direktaş’ın göllere yansıyan 3.510m lik devasa kütlesini fotoğraflamaya çalışırken aklımızdan daha neler, neler geçer de dile gelmesi başka bir sefere diyelim artık.
     
     
    Platodaki bir gecelik sefamız, şiddetli rüzgârın yarattığı tedirginlik dışında sakin geçti. Dağ olağan misafirperverliği içinde ağırladı bizi… Sabah erkenden kalkıp, çadırlar toplandı, ayaküstü kahvaltılar yapıldı ve güneş yüzünü göstermeden yola düştük yeni baştan; yine de geç kalmıştık hareket için. Çünkü bu gün yolumuz iniş olsa da güneşe karşı oldukça dik bir vadiden Hacer Ormanlarına inerek bir gece de bu doğa harikası coğrafya içinde konaklayıp, bu mevsimde ormanı yaylak olarak kullanan Yörüklere misafir olacak bolca da fotoğraf çekecektik.
     
     
    Gölleri arkamıza alıp, Direktaş’ın tam dibinden geçerek yürüdüğümüz patikaları kesen kar birikintileri hızımızı yavaşlatıyordu. Çünkü takım sert kar yürüyüşü için donanımlı değildi ve “buraya kadar bir sorun yaşamadık son metrelerde bir terslik olmasın” diye biraz da aşırı temkinli davranarak, çevremizi kaplayan devasa kaya bloklarını da seyre dalıp fotoğraf alarak Hacer boğazına ulaştık. Üç güden beri yeşil bir yaprak dahi görmeden yol aldığımız bu kıraç taşlı coğrafyadan sonra şimdi ayaklarımızın altında uzayıp ufka kadar giden bir yeşil vadi adeta cennet bir vaha gibi geldi gözümüze… Metrelerce yükselen kaya bloklarının dik yamaçlarına serpiştirilmiş ağaçların oralara nasıl tutunduğu, nereden beslenip nasıl yaşadığını düşünürken epeyce dinlenmiş olduk. Güneş tepemizde yükselmeye başlamış ve artık yakıcı etkisini iyice hisseder olmuştuk. Dik yamaçlardan kıvrıla, kıvrıla sürüp giden iniş, ayaklarımızın altında adeta bir bilye vazifesi gören küçük taşlar, güneşin tepemizdeki yakıcı hissi, su stoklarımızın bitmesi ve rotanın bu bölgesinde su kaynağı olmaması bizi oldukça yavaşlattı. Hepsinden öte, düşme riskinin yüksek olması ve dikkatsiz bir düşüşün de başımıza açacaklarını arkadaşlarımla paylaşarak yol almaya devam ettik. Vadi tabanına indiğimizde takım bir hayli yorulmuştu; az önce ayaklarımızın altında bir çöp misali görünen yüksek çam ağaçlarının serin gölgesinde mola demek iyi geldi. Son 100 m. Yörük çadırında içilecek soğuk ayran ve isli demlikte dem almış çay umudu ve hayaliyle motive olarak tamamladık: öyle de oldu. Yörük kadın Meral ve oğlu Mahmut keçi yoğurdundan yapılmış yayla suyunda soğutulmuş buz gibi ayranları bir biri ardına taşıdı durdu bize tas tas…
     
     
     
    Hacer Ormanları, Aladağlar coğrafyasının taşlık kıraç yapısı içinde yol alırken karşınıza aniden çıkıveren bir doğal cennet. Dik kayalık yamaçlar arasında uzanan yeşil dokusu ile günübirlik yürüyüş ve doğa tutkunları için bulunmaz bir mekân. İçinde barındırdığı Fauna-Flora çeşitliliğiyle de oldukça zengin bir dokuya sahip. Bu farklı coğrafyadan, içinde geçirdiğimiz bir gece ve bir de gündüzü başka bir yazı ve anlatı konusu olarak bırakıp ayrılalım.  
     
     
    Bir buçuk saatlik bir traktör yolculuğu sonunda ulaştığımız Kapuzbaşı Şelaleleri asırlardan beri akan onlarca şelalenin doğallığı ve güzelliği kadar son yıllarda Turizm adına yapılan güya iyileştirmeler ve çevre düzenlemeleriyle tüm doğallığını yitirmiş; konaklama tesisi adıyla yapılmış çirkin yapılaşmalar sonucunda ise hızla kirlenen çok daha farklı bir Coğrafya şimdilerde. En son 12 yıl önce dağdan gelip de bir gece konakladığım eski halinden eser yok. O zaman da pek iyi olmasa da “bari öyle kalabilseydi” diyor insan. 
     
     
    Biz fotoğrafçı ve doğa gezginleri sanırım bu ülkenin doğa ve çevresine en çok zarar verilmesine sebep olan kişileriz. Deklanşöre basarak belgelediğimiz ve diğerleri de görsün diye şehirlere taşıdığımız fotoğrafların sayesinde o güzelim yerlere önce dozerler ve iş makinelerini sokarak, motorlu teneke kutuları içinde insanlar daha bir konforlu gelip görsünler diyerek, yol yapmak adına o güzelliği katledip çevre kirliliği kadar insan kirliliği de yaratma huyumuzdan vazgeçmedikçe, ben artık fotoğraflarımı saklıyorum. Yayınlasam da yer ve konum bildirmiyorum… 
     
     
    Sadece usulünce gidip görmek isteyenler dışında kimseyle de bilgi paylaşmıyorum bu da benim egoistliğim olsun… “Ama bu haksızlık bizim de oraları görmek hakkımız” diyen varsa buyursun gelsin; sıkı bir hazırlık ile peşimize düşüp, en doğal yollardan yürüyerek gitmek isteyen herkese kapımız açık. 
     
    Zeynel AYDIN
    Patikatrek Doğa Sporları